18 Nisan 2018 Çarşamba

En Fiyasko Draft


Bir iş görüşmesine gittiğinizde klasikleşmiş bir soruyla çokça karşılaşırsınız. Gelecek beş yıl içerisinde kendini nerede görürsün? Klasik ama gerçeği yansıtır. Peki, neden bu hiç sporculara yöneltilmez? Aslında sözlü olmasa da bir çeşit seçimle dolaylı yoldan sorulur. Draft literatürüne fazlasıyla yakışır, gelecek planlaması.

O çok dahasını dağarcığında barındırsa da, bazı “enteresan” gelişmeler de yaşanmıyor değil. Veya bazı usulsüzlükler! Oyuncu profilleriyle epey kafa karıştıran oyuncular, draft gecesine bir nevi iş görüşmesi olarak bakarlar. Tam da bu strateji ve gelecek öngörüsüyle yola çıkan Tanguy Ngombo.
57.sıradan draft edilmesi sıradışı değil elbet.

Dallas Mavericks takımı 2011 yazını draft süresi bitmek üzereyken, haklarını takasla Portland Trail Blazers’a vereceklerdi. O esnada işler iyice sarpa saracaktı ki, Minnesota Timberwolves duruma dahil oldu. Aslında Dallas, Portland görücülüğüyle akıllarındaki isim Isaiah Thomas’ı ileteceklerdi, lakin o şu sıralarda Boston takımıyla yukarılara oynuyor. Ancak son dakika basketi Minnesota takımının aklındaki Tanguy Ngombo’yla gelecekti.




Şimdi daha da uç noktaya uzanma vakti. Üç takımı dahil eden draftta bambaşka oyunlar olacaktı. Ngombo’nun sürekli el değiştirdiği takımı ve biraz parası ile işleri noktalamayı düşünüyor. O kadar da kolay olmayacaktı. Draft edildikten birkaç gün sonra, Ngombo’nun yaşı hakkında farklı iddialar atılmaya başlanacaktı.
1989 yılında doğmuş olarak görünen Katarlı’nın esasında 1984’te doğmuş olduğu gerçeği NBA tarihine skandal olarak yazılmayacaktı.

Sınırları aşan olaylar zinciri FIBA’ya kadar taşınacaktı. Bazı oyunlara 84 lisansı ile katılırken tıpkı draft olduğu 1989 yılına tekabül eden yılları da olacaktı.
Tüm bu yalanlar silsilesi gün yüzüne çıkarken, NBA adeta FIBA ajanı gibi iz sürecekti ve bir ilk yaşanacaktı. Normalde, NBA kuralları gereği yaş skalasının üstünde kaldığı için draft edilemiyordu. Fakat NBA bu konuda “torpil” geçecekti. Ngombo, draft edilme hakkı olmayıp, Portland ve ardından Minnesota’ya takas edilince, çoğu oyuncuyu etkileyeceğini fark etmesinden dolayı bu kuralı geçici süre rafa kaldırdı.

Hesaba katmadıkları büyük bir zarar olacaktı. İşin sonunda en çok zarar gören ve ileriki yıllarda parasal anlamda kaybı olan Minnesota’dan başkası olmayacaktı. Tarihin en fiyasko draftı olarak kabul edilen Tanguy Ngombo, Katar ülkesinin takımlarından basketbol oynamaya devam ediyor. Gelecek planlamasını yalanlar üzerine kuran Tanguy’un bir anlamda işler tutsa da, NBA’in de işleri daha ince eleyip sık dokuması içinde yardımcı olacaktı.

12 Nisan 2018 Perşembe

Biatlonun Kralı

Şampiyonluklar, antrenmanlar, Norveç’in en yüce soğuğu ve en nihayetinde emekliliği açıklandığından beri tartışmalar gırla. İnsanlar artık biatlonu nasıl izleyeceklerini düşünüyorlar. Evet, Ole Bjoerndalen, 1992 yılında başladığı dünya yolculuğuna 2018 yılında son vereceğini hiç kimse aklına getirmiyordu. Hayır hayır kimsenin buna cesareti yoktu.

Artık, kış olimpiyatlarına yeni isimler arayışı içinde olacağımız kesin. Bjoerndalen’in sonuçlarını görmek için illa birinin bize göstermesini beklemeye gerek yok. Dünya sürekli değişirken, hızla fason üzerinden giden bir düzende kurarsak takip eden oluruz. İşte tam da bu noktada biatlon kralı devreye girecekti. 18 yaşında iken kariyerine göz kırpacaktı adeta.

1 yıl sonrasında dünya şampiyonluğunu kazandıktan hemen sonra Norveç’te düzenlenen kış olimpiyatlarında (1994 Lillehammer) yarışıp, ısınma turlarını artıracaktı.
İlk büyük zaferi kuzey de denk gelmeyecekti belki ama 1996 İtalya’sında bireysel düzeyde kazanacaktı. Aslında ilk yola çıkarken hem kros hem de biatlonun tedrisatından geçse de yoluna odaklanacaktı.


Norveçli, biatlonun hakkını verecekti. Düşünün ki, pek de adı sanı duyulmayan bir futbolcunun önüne geçebilecek kariyer ve öneme sahip. Dünya Kupasını altı kez kazandı ve altı kez gümüşle yetindi. Ve tabi ki bronzu da müzesinde duruyor olacaktı.
Ne var ki, bunların içinde en önemlisi 1998 yılına tekabül eden, bir sezonda biatlonda üç büyük şampiyonların her birinde şampiyonluk kazandı.

Bunları bir kenara not ettikten sonra, kendi alanında 179 podyumla arkasından gelecek ayaklara epey büyük bir çıta bırakmıştı. Ve elbette bunların bir kısmını yeni yaşında yapacaktı. Aslında kariyerine 2016 yılında sonlandırması beklenirken, 2018 yılına Pyeongchang’ı da es geçmeyecekti. O yaşamına şampiyonluklarla beraber “ilk” olmayı da başaracaktı.

FIS Cross’ta Dünya Kupası’nda ilk erkek biatloncu olarak tarihe yazılacaktı. Olimpik Kış Oyunlarında toplamda 13 madalya, 8’i altın olmak üzere… Dünya Şampiyonası’nda 45 madalya ve pek tabi ki 20’si altın olarak boyna takılacaktı.
Ve bu zamana dek tek başına geldiği bireysel zaferler… 95 zafer! Şu an tam olarak 44 yaşında ve emekliliğe ayrıldı. Üstelik geride bıraktığı efsanevi başarılar, gazete manşetleri ve kış olimpiyatlarına büyük bir çizgi. Biatlonun kralına kesin dönüşüyle elveda diyoruz.

6 Nisan 2018 Cuma

Bir Ülkeyi Tek Başına Temsil Edebilmek


Bazı sporcuların hayatı daha çocuk yaşta çizilmiş olur. Zira, bu durumu basketbolcularda fazlasıyla görürüz. Bir de maddi anlamda rahatlığı yaşamış ailelerde. Bilakis, bunlara tezatlık oluşturacak, nadir de olsa farklı yaklaşımlar yok mu? Biraz naftalinlenmiş örnekten, Dimitor Berbatov.

İsmi pek bi tanıdık gelecek. Bulgar oyuncu ülkesinin medar-ı iftiharı. Yalnızca kendisinin de değil, gittiği takımların çehresine dokunabilecek yetenekte. Berbatov aynı zamanda ülkesinin en büyük süper yıldız kategorisinin en başı denilmesinde hiç çekince olmayacağının kanıtı.
Evet, kesinlike ahenk, disiplin ve takım ruhuna uyum sağlayan, fazlasıyla unsurlar işin içinde. Ancak temelinde bir farkla!

Başarıya giden yolda “neden ben faklıyım” sorusuna net cevaplarla açıklık getiren üst seviyedeki sporcular arasında farkı belirleyende büyük oranda oyuna katkı sağlayan ve günlerce çalışılan üzerine bir “deha” dokunuşları ekleyenler süper yıldız olabiliyor. Berbatov kendisinde gördüğü cevheri Marco van Basten gibi bir usta isimden alarak ilerledi.




İlk kazanacağı kıdemi ise, CSKA Moskova’dan alacaktı. Moskova’da göze çarpmaya başlamışken, attığı gollerle diğer takımları ikna etmesi epey kolaylaşacaktı.
3 yıllık Rusya macerasından sonra, disiplin kurallarını yazan Almanlara, Bayer Leverkusen’e gol makinası olarak imza atacaktı. Attığı ve arttırdığı her gol sonunda takımının Şampiyonlar Ligi’ndeki önemli kozuna dönüştü.

Her sezon her oynadığı maçla beraber daha net bir görüntü çiziyordu. 2001’de başlayan Almanya mücadelesiyle 2006 yılıyla beraber İngiltere’ye dönecekti. 16 milyon Euro’ya Tottenham Hotspur’a imza atarak, en pahalı Bulgar futbolcusu oldu. Premier Lig’e uyum sağlamak biraz zaman alacaktı, lakin golleri değil.

İki yıllık ilişkiden sonra yıllardır Manchester United isminden daha önce gelen Alex Ferguson’un yeni keşfiydi. United ile koştuğu toplarda hemen hemen kazanamadığı hiçbir kupa kalmamıştı.
Berbatov İngiliz futbolunu çok sevmişti. Futbolun babasındayken, yaptığı hat-trick’ler şöyle dursun yılın Bulgar futbolcusu olmayı kanıksamıştı. Evet, kesinlikle İngiliz futbolunu çok sevmişti. Ada’yı terk etmeden önce Fulham ile göz doldurmaya devam etti.

Monaco ve PAOK ile sürdürdüğü Avrupa futbolu en nihayetinde varlığı dahi unutularak Hint Süper Ligi ekiplerinden Kerala Blasters takımlarına transfer olsa da burayı da terk edecekti. Avrupa futboluna bir ülkeyi tek başına sırtlayarak temsil eden Berbatov, zarif ve sakin duruşuyla, futbol zekası, tekniği ve vurdumduymaz rahatlığıyla dehasından söz ettirir. Küçük ülkenin büyük adamı.

29 Mart 2018 Perşembe

Hangisi Derbi?

Derbi kelimesi bir çoğu dilde büyük anlam ve yer taşıyor. Bu kaçınılmaz bir gerçekken, doğru sandığımız bir yanlışımız da var. Ya da daha farklı bir niteleme. Derbi kelimesine kısa yoldan bakarsak, aynı şehrin takımları arasındaki büyük maç. Ancak ne var ki bu zamana kadar gelen bu tanımın aksine bölgesel maçları veya “büyük maçları” betimleyen bir tanımdır aynı zamanda. Bu ikinci tanıma uyacak bir maç. 

Çok iyi bildiğimiz lakin derbi olarak tanımadığımız Fransızların “büyük maçı.” Onlar kısaca “Le Classique” diyorlar, Paris Saint Germain ile Marsilya takımı; tam bir sınıf farklılığının futbolla özdeşleşmiş hali. Coğrafi yakınlık şöyle dursun rekabet ürününün olmadığı derbilerden. Aslında bir nevi ekonomik gücün maçları.
Paris, siyasi, kültür ve moda gibi anlamları içeren başkentken, tam zıttı işçi sınıfının, liman şehri Marsilya’nın maçları derbi listesinin ayrı bir noktada konumlandırılmış durumda. 

Fransa’nın epey kuzeyine geçelim şimdi de. Fazla medyatik olmayan ve şimdilerde bu derbilerin adını dahi hatırlayan çok azdır. Futbolun en ateşli, rekabetin alameti farikası İskoç futbolunun iki büyük köklü takımı. Celtic ve Glasgow Rangers arasında oynanan oyun tam bir keşmekeş. Zira Rangers’ın bir dönem 3. Lige düşürülmesi bu büyüyü bozmuş olsa da diğer derbilere nazaran farklılaşıyor.



“Old Firm Derby” olarak adlandıran mücadeleyi tetikleyen ve bir anlamda din çatışmasının yaşandığı gerginlik… Rangers, protestanları temsili oynarken, Celtic takımının adından belli olacağı gibi Kelt ve katoliklerin simgesi. Bu maçlar futbolun çok ötesinde!
Dünyada en çok izlenen derbi? Real Madrid – Barcelona olduğu su götürmez bir gerçek. Tüm dünyaya göre saatleri ayarlar, iddia kuponları yaptırır ve sonrası El Clasico.

Bilinenin aksine El Clasico’dan daha eskiye dayanan bir İtalyan derbisi yok değildir. Namı diğer “Derby della Madonnina” ya da tanınmış haliyle Milano derbisi olan Milan – Inter maçlarının doğuşunda ise, şüphesiz birbirine atılan taşlar ve muhalefetlere dayanacağıdır. 
Milan 1899 yılında ülkesi İngiltere’den göçen bir grup tarafından mihenk taşları oluşurken, bazı üyeler yabancı oyuncu oynatılmamasını sindiremeyerek grubu dağıttı.

Inter ise tamamıyla, saf duyguların kurbanı olarak, Milan’a karşı yabancı oynatabilecekleri bir takım oluşturmaktan meydana gelir. Yabancı oyuncu tartışmaları ve transfer ücretlerinin gırla gittiği şu günlerde İtalyan futbolunun çöküşünü izliyoruz. Aralarındaki rekabetin sözleri nasıl yazılırsa yazılsın, birbirlerinin bestelerini yaptıklarının farkında dahi değiller. Hazır, futbol dünyanın en çok izlenen oyunuyken bilin istedik.

23 Mart 2018 Cuma

Rekor Adam


Avusturya’nın köklü takımlarından Rapid Wien takımının, gelenekselleşmiş bir işleyişi var. Esasında takımdan çok taraftarının! Takımları maçta geriye düşseler de tepki ortaya koymuyorlar ya da yönetim istifa gibi ıslıklanma da yok.
Bilakis son 15 dakika gelenekleri var. Skor ne olursa olsun kazanmışcasına, coşkuyla destek verip, tezahürat yapıyorlar. Yani her daim dik durabilmek. Şimdilerde böyle mevzulardan bahsetmek epey zor. Bir kişi hariç!

Samimi ve tatlı hırsı, yaşına rağmen birinciliği göğüslemek onun geçmişinde var. Roger Federer elbette. Neden bu kadar farklı ki? Aslında az önceki takım gibi, geriye düşse de hatta yenilse de, dünya sıralamalarının ilk 10’unundan bir haberdar olsa da, hiçbir zaman kendisine yenilmedi.
36 yaşında sığdırabileceğinden daha fazlasını sığdırdığı tenisine, hayatına bu zamana kadarki alameti farikası şampiyonluğunu, rekor kırarak eline alacaktı.

33 yaşındayken, en yaşlı dünya bir numarası olan Andre Agassi tarihe gömülecekti. Kariyerindeki 20 grand slam şampiyonluğu dillere destan çoğu sporcuyu kıskandıracak türden. Bitmedi! İlk 2004 yılında 1 numara olmaktan söz ederken, 2012 yılının ekim ayından sonra hasat zamanına girecekti.


Evet, o her zaman varlığını hissettirse de, birincilik koltuğu için epey ara verecekti. Bir yandan tabeladaki sıralamasının yerleri konuşulurken, öbür taraftan ekonomi sayfalarının başını döndürüyordu. Şimdilerde, dünya bir numarası, 5. grand slam olarak anılan Indian Wells’te mücadele dolu oyunun ne kadar basitmiş gibi gösteren bir rekor adam var karşımızda.

Şampiyonluğa ulaştığında yenilgi yüzü görmeyen ekselansları, 2006 yılının modern haliyle izlettiriyordu. Onu izlemek, hayran kalmak zaten ayrı bir şans. Bizim gibi nesiller o dönemlerin büyük sporcularına tanık olma kudretine erişmediği için, Federer’e dört elle sarılır haldeyiz.
Zira, kortta yaptıklarının yanı sıra kendisine sorulan bir soruda, esprili cevaplamalarına ya da top toplayıcı bir çocukla diyaloğunda ne kadar doğru bir tavırla, dolu içerikle yaklaştığını her seferinde bağlam içinde kalmasına bile hayran olunası bir Federer var.

Ancak asıl mesele tıpkı Rapid Wien takımının yaptığı gibi nerede kalmasını gerektiğini, negatif anlamda değil, destekleyici olarak, nerede durduğunu çok iyi biliyordu. Örnek alalım. Şimdi dönüp bakıyoruz ki insanlık öyle evrim içine girmiş ki, sanki bir Federer hariç. O hep aynı karakteri ile tatlı bir ders verir nitelikte.

15 Mart 2018 Perşembe

Tour Of Antalya


Yağmur yağıyor ve bir köşeye çekilmiş, bekliyorsun. Nerede olduğunu anlamaya çalışırken, yeniden yürümenin keşfine başlıyorsun. Aslında kaybolmadan, burası tanıdık geliyor. Daha da hızlı yürüyorsun. Tanımadığın bir yere mi çıktın? Fakat, burada tanıdık bir şeyler var. Duraktaki afiş, otobüslerdeki konuşmalar… Yaklaşıyorsun. Evet, bu o, Tour of Antalya .

Bize tam da karşıdan bakıyor. Az önce kaybolduğunu sandığın sokaklarda, bu tanıdık hisse kapılıyorsun. Birkaç ay öncesini hatırlayın. Fransa’yı, İtalya’yı ya da daha Latin olanını, İspanya’yı… Ama bu daha bizden. Tour of Antalya, hani şu bisikletin UEFA’sı, basketbolun FIBA’sı şöyle dursun, bisikletin haylaz çocuğu UCI’nın uluslararası yol bisikleti takviminde yer aldı. Öyle sessiz ve usulca.

Biz toplumca sevmeyiz futboldan başka haberleri, lakin bu sefer ayrıcalıklı bir spor. Olimpiyatlara dahi eskiden önemsediğimiz zamanlara dönüp hayıflanmaktansa yeni akımlara ayak uydurmak farz-ı mahal oldu.
Bir iki sene öncesini hatırlayın. Bisikletin dehaları, Türkiye sınırları içerisinde saniyelik rekabetin içinde şampiyonluk yarışları verdi. Şimdi UCI’nin takviminde yer alan Antalya Turu şubat ayına güneş gibi açacaktı.




Bisiklet sporuna neden bu kadar tutkuyla bağlıyız? Neden pedal çevirenlere duyduğumuz bu bağlılık bitmiyor? Düşünüyorsun. Matteo Maschetti’nin Antalya etaplarındaki kaçışlarıyla açıklanabilir. Belki de Jakub Mareczko’nun birincilik için saniyelik fark kaybıyla.
Tarihi 100 yılı aşan bu spor üzerine kafa yoran yorumcular, felsefeciler, edebiyatçılar ve gazeteciler hepsi başka bir şey vermişti. Antalya’da 4 etaptan oluşan, Korkuteli, Kemer, Feslika ve Side-Lara’dan giyilecek formaların sonunda bisiklet sporuna artısından çok Türk sporuna, bisikletin adına büyük bir reklam çalışması.

Tour of Antalya’da Türkiye’nin yanında İtalya, Polonya, Almanya, Kazakistan ve İsviçre gibi ülkelerin totalda 20 ülke, 25 takım ve 175 sporcuyla farklı ülkelerin mücadelesi oldu. Profesyonel sporculardan çok amatör sporcuların kendini kanıtlayacağı organizasyon olacağı kesin. Bisiklet sporunu biraz da farklı kılan esasında beklenen sürprizlerle karşı karşıya olacağını bazense yan yana olacağı karşıtlar yarışı gibi misal.
Bu her şeyden önce bir “üslup meselesi” hayattaki her şey gibi aslında.

7 Mart 2018 Çarşamba

Cazın ve Sporun Başka Adamı

Aslında hayalimdeki röportaj, Beşiktaş-Kadıköy vapur hattında yapmaktı. Fazla romantik davrandım. Malum havalar da soğuk ve yağmurlu. Sadece havalarda olsa iyi yaklaşık bir yıldır peşini kovaladığım Bağış Erten, her seferindeki röportaj saatlerine de şemsiye açmak zorunda kalıyordum. Ve başardım. 
Konu ne olursa olsun, tedrisatından geçtiğim Bağış Erten'in, bu ülke için, spor medyası için çiçeklere biraz daha su dökecekti.
Her zamanki gibi halet-i ruhiyesi hiper aktifti. O yüzden mekandan ziyade sohbet epey güneş açacaktı.

1. Caz müzik ilham kaynaklarınızdan… Yakın zamanda Türkiye’ye gelen, cazı ham haliyle değil de, günümüzün zengin seslerinden Erik Truffaz da sevdiğiniz trompetçilerden. Tıpkı sizin gibi özgün bir isim… Caz müzikte sizi çeken tını nedir?

Caz müzik de dinliyorum. Müzik severim. Müzik benim iyi mesai harcadığım şeylerden biridir. Ben Louis Armstrong’un sözünü çok severim. "Ne dinliyorsunuz, ne tür seversinize cevabım; dünyada iki tür müzik vardır. İyi müzik, kötü müzik… Ben iyi müzik dinliyorum." İyi müzik mi emin değilim ama sevdiğim müzik ve arada caz da var.
Truffaz ve trompetin yeri de ayrı. İçinde trompet geçen caz müziğe hayranlığım başkadır. Özel bir caz hayranlığım yok. Abur cubur olarak niteleyebiliriz.


2. Bizlere dinlemek için alternatif caz mekanları tavsiyesinde bulunur musun? Belki bir isim de olabilir.


Londra’da birkaç yer var önerebileceğim. Ronnie Scott's çok pahalı bir yer de değil. Ancak çok kaliteli, üst düzey bir yer. Bilet bulmak epey zor.


3. Hukuk tedrisatına 18 yaşında başladın ve 24 yaşında tarih masterına geçişin oldu. Ardından tipik Türk insanının pek de alışık olmadığı bir yolda, spor medyasına transfer oldun. Tam o noktada o karar nasıl geldi?


Belirgin bir şekilde ben artık bunu yapmak istemiyorum demedim. O açıdan biraz daha şanslıydım. Akıntının götürdüğü yere gittim. İkinci sınıftayken, hukuk fakültesinin bizlere sunduğu her şeyden vazgeçtim ve hukuk anlamında bir noktaya gelmek istemediğime karar verdim.
Akademisyen olmayı düşünüyordum. O sıralarda beni Modern Türkiye Tarihi cezbediyordu. Algımı çok genişletti. Uzun zamandır gazeteciliği ve sporu takip ediyordum. Gazetecilik üniversite yıllarında yaptığım bir şeydi ve şimdiki Express derginde muhabir olarak başlamıştım.
Gazeteciler Cemiyetinin “Bizim Gazete” adlı kısmında çok genç yaşta köşe yazarlığına başlamıştım.

Nail Güreli bir yarışmada yazdıklarıma bakarak bize de yazsana dedi ve öyle gelişti. Spor, herkesin bulduğu yaşlarda beni bulmuştu. Benimde ilk gittiğim maç Adanaspor-Altay maçıydı. O ruhu bir kez tattıktan sonra geliyor.

İleriye sararsak; Boğaziçi Üniversitesi'nde master yaparken futbol yazıları yazıp "Radikal “Futbol'a” gönderiyordum. Bize sürekli yaz dediler ve bütün hayatım bundan sonra değişti. Bundan birkaç ay sonra Federasyon için “Tam Saha” dergisini çıkarttık ve yazı işleri müdürü oldum. Ardından televizyon programları başladı ve en son olarak Eurosport'a geldim.

Kısacası; hayatımın televizyon anlamında 2003 ile 2005’in sonu arası her şeyi yaşadım.


4. Günümüzde spor medyası bu denli çalkalanırken, başarılı muhabirleri ve her zaman bir adım ilerisini düşünen yazarlar olmasaydı, belki bu kadar çiçek açmayacaktı. Ne dersin?


Aslında  tersten beslendiğini düşünüyorum. Türkiye’de spor medyasının halinin kötü olduğunu gören akıllı insanlar “ya ben bunu niye yapamıyorum” diye düşünerek, o kadar kolay olmadığını görüyorlar. Ama bu kadar riski göze alanlar, çok çalışanlar, akıllılar, zekiler bunların hepsi bir arada olduğunda, düşünüp kendilerine yeni yerler açıyorlar.






5. Birkaç senedir süren fısıltılar iyiden iyiye duyulmaya başladı dediğimiz zamanda Socrates dergisi kurtarıcı görevini üstlendi. Biliyorum ki Socrates’in çekirdeğini Bağış Erten oluşturdu. Böyle bir dönemde risk nasıl alındı?


Socrates’in fikriyatını oluşturan herkes, biz bir grup insan “ne yapabiliriz” diye toplandık. 1-1,5 yıl kadar. Nasıl olabilir diye düşündük. O dönem Can Yayınları bize imkan tanıdı. Can Öz arkadaşımdı, o da benden bir futbol kitabı istedi. Bende ona kitap yerine, “bak dünyada böyle bir akım var bu tarzda bir dergi yapalım.” Bu dergi ufuk açacak dedik ve gelişti. Zor ve beklentileri küçük ayarladığımız işti. Ofis bile açmayı düşünmedik.

1000-2000 tirajlar bekliyorduk. Şimdilerde 9000 civarında. Evet, Türkiye’de dergicilik olmuyor ne yazık ki. Avrupa da bunun muadili Alman dergisi olan Erfreut 100.000 civarında. Türkiye için önemli bir başlangıcı var Socrates’in 10.000 tiraj da önemli. Dergilerle ilgili sıkıntı var ülkemizde.



6. Her gencin kaygı ve umutları omuzlarına yüklenmişken, bu sektöre adım atmak isteyen yeni nesil de sizin ileriye dönük umutla bakan tecrübelerinizden feyz alıyor. Yeni yetenekler gelecekte nasıl bir harita çizer?


Spor medyası ile ilgili karamsar yorumlar yapılıyor. Kadir Has Üniversitesindeki sertifika programı da belirgin bir karamsarlıkla yoğrulmuş durumda.Ama karamsarlık içinde iyimserlikde barındırıyor. Epey bir mesafe almak demek. Medya içinde çalışanların bile ne olacak işte bu kadar dediği insanlar var.
Memnuniyetsizlik iyi bir başlangıç noktası! Halihazırdaki gidişattan mutsuz olmak... Yeni arkadaşlarla da benzer konuları konuşuyoruz. Bu yoldaki koridorlar dar.

Antonio Gramsci’nin çok sevdiğim bir sözü vardır; "Akıl karamsardır, irade iyimser." Aklımızı karamsar tutmamızda bir sakınca yok fakat irade iyimserlikten vazgeçmemeli.



7. Günümüzün olmazsa olmaz hayali “futbolcu” olmak! Sen futbolcu olsaydın yetenekli bir sol ayak olurdun diyebilir miydik?


Diyemezdik. Aslında herkes kendini kandırıyor. "Amatörken çok iyiydim ama sonra sakatlandım…" Maalesef sadece yetenekle futbolcu olunmuyor. Futbolcu olabilmek için en başta sebat ve çalışkanlık gerekiyor. Çok uzun süre devam etmek lazım.

Şu anda Türkiye’de kariyerini sporcu olmaya tamamen adamış değilse kişi, çok zor! Zaten benim için bu boyla ve fizikle olamazdım. Evet, bu özelliklerde çok iyi futbolcular da var. Emre Belözoğlu,  Okan Buruk kariyerleri iyi futbolcular.



8. Tarihin senin için hangi takımda oynadı demesini isterdin?



Borussia Dortmund’u tutuyorum ama 1980’li yılların İtalyan takımlarında oynamak isterdim. Büyük bir İtalyan takımı demek oyunu deklare etmek demek, zeka ile oynamak demekti. O zamanlar dünyanın bütün iyileri oradaydı. Oynasaydım, Platini ve Maradona ile karşı karşıya oynarım demekti. Ve mutlu olurdum.





9. Borussia Dortmund hayranlığınız ile yola çıkarsak, Dortmund'daki mi yoksa Liverpool'daki Jürgen Klopp mu sana daha keyifli maç izletiyor? 


Express dergisinin meşin yuvarlak diye futbol yan dergisi vardı. Onun sloganını çok severim. “Takım değil adam tutar. ” Daha çok insan diye okumak gerek, toplumsal cinsiyetçiliğe yol açmamak için. Ancak buradaki durum şu, artık takım tutmakta da çok zorlanıyoruz. Hepimiz! En çok desteklediğimiz takıma dahi eleştirel bir tutum var. Özellikle yurt dışından takım tutarken hovarda davranabiliyoruz. Biraz oradan biraz başka ülkelerden…

2008’den beri en çok Dortmund’da duruyorum. O yüzden Klopp’un Dortmund’daki hali benim en çok sevdiğim halidir. Ama Jurgen Klopp’u da tutuyorum. 



10. Senin için hiç kimseye ses etmeden yürüyen çalışmalar önemlidir. Yakın zamanda olacak mı? Kitap gibi mesela?


Hala kitap yazamadım. Odaklanmak lazım. Bir de hiper aktifliğe uygun bir şey değil. Çok çalışmak gerek. Vaktim fena değil fakat bir sürü çalışmaya harcıyorum vaktimi. Oysa kitap tek başına bütün enerjiyi alması gereken bir uğraş.

Kitap yazmak isterim. Elimde yok öyle bir proje. Ama boşta durmuyorum. Gene saman altından yürütüyor olabilirim.



11. Philippe Garcia, dünyanın dört bir köşesinde farklı akımları temsil eden müzisyenlerle ürettiği albümlerle ve sergilediği sıra dışı performansla kendisini caz dünyasında ayrı bir karakter olarak konumlandırdı. Senin içinde spor öyle oldu keza. Cumhuriyet gazetesindeki yazıların, Kadir Has Üniversitesindeki sertifika programı ve Socrates gibi olmayacak zamanda oldurtan başarılar... Bundan sonra neler bekliyor bizi?


Güzel tanımmış, ama bunu kaldırabilir miyim bilemiyorum. En azından şunu söyleyebilirim. Ana akım denen mecralar dışındaki alternatiflerin daha fazla esin kaynağı yarattığını ve etkileyici olduğunu düşünüyorum. O yüzden bende kendi spor gazeteciliği kariyerimde ana akımda çok az yer aldım. Ana akım diyebileceğim tek alan NTVSpor'daki televizyon programlarıydı. Herhalde hayatımda da en az sevdiğim işler televizyon işleriydi.

Haksızlık etmeyeyim ama değerinin en az olduğu şeyler. Söz uçuyor, yazı kalıyor malum. Televizyon iyi bir gazetecilik mecrası değil bence. Yapısal olarak problemleri var. "Veni Vidi Vici" programında gördüğüm yerler için, "Yenilsen de Yensen de" programında pek çok gençle tanıştığım için, “B Planı” ile yeni fikirlere açık olduğumuz için çok 
mutlu oldum. Fakat yine de yazmak, yazıyla bir şeyler bırakmak daha cazip bana göre. 

Mevsimi olmayan alanlarda da fark yaratmak da insanın kendisine koca tarih dizgesindeki inşa edilen on binlerce binadan birine tuğla koymuşum gibi bir hissiyat yaratıyor.