12 Ekim 2017 Perşembe

Türk’ün NBA ile İmtihanı

NBA başlıyor, hazır mısınız? Bu soruya bu yıl pek bir heyecanla başlayalım. Farklı bir sezon bizi bekliyor. Kimileri için nefeslenme süresi, kimileri için yakınma…
Gittikçe Avrupa’ya açılan NBA’in, diğer yıllardan ayıran ise; Türklerin NBA ile imtihanı olacak. Soracaksınız ki, daha önceden de Türk isimler yok muydu? Bu sefer gerçekten farklı.

Daha öncesinde gençler de Avrupa’ya nam salmış Cedi Osman ve Furkan Korkmaz isimlerini NBA parkelerinde izlemek doyumsuz olacak şüphesiz. Ancak biraz fark var! Süre! Nasıl mı? NBA’e adım atan en iddialı oyuncularımız arasında malumunuz Cedi Osman listeyi zorluyor.

Aslında peşimizi bırakmayan bir takım sorular yok değil. Cedi neler katabilir, ne denli başarılı olur, ondan neler bekliyoruz…sorular yanıt beklerken, Doğu konferansının ekiplerinden Philadelphia 76ers’da Furkan Korkmaz kadroyu zorlamaya çalışacak.


Aslında Furkan, NBA’in Yaz Liginde her ne kadar takımının oynadığı maçta yenilmiş olsa da, hem ilk beş çıkıp hem de skorer ismi olarak performansı ile umut oldu.
Pek tabi ki burası Avrupa arenası değil. Ve süre, forma şansı bulmak böyle yazıldığı kadar kolay olmayacak. Ancak söz konusu oyun ise, ne Lebron ne de Durant vb. gibi isimlerde elini kolunu sallayarak çıkmadı en nihayetinde.

İşin en can alıcı kısmı da bu değil mi? Anadolu Efes’te hemen hemen her maçta ilk beşteki yerini ayırtan Cedi için Cavs’ta işler hiçte bu kadar kolay olmayacağı kesin. Bir hamle sonrasını düşünebilen ve atik tarzıyla, Cavs’a gelen teklifleri geri çevirmesine yetecekti.
Wizard ile oynanan hazırlık maçı sonrasında istatistiklerde son derece haklı gösteriyordu. Belki sayı konusunda henüz yüzdelerle anlaşamasa da, çıkış bulacağı kesin gözüyle bakılıyor.

Peki ya Philadelphia cephesinde neler oluyor? Yıllardır, aynı takımda “kardeş” gibi oynayan ikili rakip artık. Üstelik basketbolun kalbinde. Daha çok fiziki açıdan soru işaretleri birbirini bırakmasa da, büyük gelişim kaydedip bu noktalara geldiğini göz ardı etmemek gerek!
Furkan’ın son dönemdeki çıkışları yukarıya taşımış olsa da yedek kulübesinde kaybettiği zamanı affettirecektir.

Son zamanlarda NBA izleyen çoğu kişinin hep bir ağızdan aynı cümlenin döküldüğüne şahit olmuşuzdur. Hiçbir zaman peşimizi bırakmayan “kazanç” konusu. NBA sezonlarını övmelere doyamadı kimse. Haksız kazanç ve konuşulan büyük meblağlar, konu başlıklarını değiştirdi.
Değişen basketbol düzeninde, yeni NBA’de, yeni isimlerle aramız pek iyi olacak. Bir de şu saat farkı olmasa!  

6 Ekim 2017 Cuma

İtalya'da Aşk Başka Mıdır?

İtalyanları her daim kendimize pek yakın görmüşüzdür. Hatta daha da ileriye gidip sevmişizdir. Çoğu konuda benzerlik bulma da çekinmemişizdir. Yemek kültürü açısından bakıldığında ortak noktada hemfikiriz. Bence bunun içine dahil edilecek çoğu konu başlığını sığdırabilmek de hünerlerimiz arasında. Ne var ki ayrılan keskin bir konu yok değil. Futbol! Ah şu futbol her yerde sekteye uğruyor. Lakin bu sefer durum karmaşık.

İtalyan futbolunun fazla sinir bozucu sakinliği, defansa yönelik anlayış ve hiçbir zaman ileriye gidememe... Ancak popüler futbola fazlasıyla futbolcu ve antrenör sığdırmayı başarmışlardı. Mutlaka devamı da gelecek, şüphesiz. Son zamanların en konuşulan adamı, ilk akla gelen İtalyan Carlo Ancelotti. Tipik bir futbolcu gibi ilk topa vurduğu, aynı zamanda doğup, yaşadığı kent Reggiola ona futbolu bahşedecekti.
Daha sonrasında üç yıl devam edecek olan Parma birlikteliği yerini Roma ve Milan ile izleyecekti. Tıpkı Totti gibi İtalya dışında hiçbir takıma kapılarını açmasa da teknik adamlık kariyeri çok farklı yollardan geçecekti.


O zamanlarda takımın mekaniği, orta sahada etkili işler yapmış, 338 SerieA maçında 35 kez fileleri yerinden etmiş bir isim. Bunun yanı sıra İtalya milli takımın görev adamıydı. Ta ki 1995 yılına kadar. Kalben ve manevi düşünceleri baskın gelmiş, Reggiola takımının başına geçmiştir. Ve bundan sonra futbolun daha içinden olmaya başlayacağından habersizce İtalya'da aşk başka mıdır? sorusu hafiften yaklaşıyordu.


Parma takımının başına geçtiğinde en köklü ve kaliteli kulübü neredeyse çıktığı maçların yarısını kazanabilme başarısından Juventus’a transfer olmuştur.
Kaldığı süre boyunca (1.5 yıl) sadece İntertoto kupasıyla beraber yollar ayrıldı. Türkiye ile kesişen yollar Milan’dan geçecekti. 2001 yılında Fatih Terim’in sözleşmesini fesh edip, Carlo Ancelotti döneminin duyurusuydu. Milan'da totalde 8 yıl geçiren Carlo, iki Şampiyonlar Ligi ve UEFA Süper Kupasını kazanmış, bir Dünya Kulüpler Kupası, bir İtalya SerieA ve dahasını kazanmış bol sürpriziydi.

Bu başarı grafiğinin hemen ardından Chelsea ile el sıkışmış, İngiltere’de ulusal başarılarının devamı niteliğinde. İki yıl kaldıktan sonra PSG’ye yatay geçişte, başarı grafiği hız kesmeyecekti. Ve sonunda dünya devi Real Madrid’in aklını çelecekti. İki yıllık beraberliğin sonunda Şampiyonlar Ligi, Süper Kupa ve İspanya Kral Kupası bulacaktı.
Ve bir de Bayern Münih… İşte bu yüksek yüzdeler Alman disiplini ile zıt düşünce bir anda ipler gerildi.

Uzaktaki hakkında konuşmak pek çok yönden daha kolay olabiliyor. Mesela yorum yapmak hafifletiyor. Lakin daha da önemlisi, insanların uzaktakiyle duygusal bağı çok da fazla değil. Birini, bir futbolcuyu  ve hatta bu yollardan geçipte, teknik adam kariyerini tırmanmış Ancelotti, şüphesiz bunları hak etmiyor.

28 Eylül 2017 Perşembe

Dragic’in Sesli Düşünme Seansı

Türkiye, altı yedi yıl önce ev sahibiyken, parkelerde bağımsızlığını kazandığından beri elindeki en dar kadroyla oynamak zorunda kaldı. İşin doğrusu uzun süredir beklediğimiz günler için fazlasıyla can sıkıcı bir durum. Bir türlü aşılamayan mental eşitlik, takımda belli başlı sürükleyicilik ve turnuvanın reklamlarını süsleyen isimlerin dar rotasyonda baş etme cabası. Fakat yine de grupları aşıp, elemelere kalabilmek yeni kadro için epey büyük bir başarı.

Şaşırtıcı ve sürprizli takımlar boş olan sahneyi doldurmaya  çoktan hazırdı. Aslında hava atışında geri sayım sona erdi, muradımıza erdik. Kapanışı ya da açılışı Goran Dragic’e bırakıyoruz.
Çünkü bu onu sonuna kadar hak etti. Çocukluk döneminde saatini üçlere dörtlere kuran, Iverson ve Jordan hayranlığıyla büyüyen Goran Dragic’in temelinde sadece ülkesinin başarılarından biri olmaktı.


İlk olarak yedi yaşında Slovenya’nın alt liglerinden Ljubljana takımında başlamış olsa da asıl çıkışını birkaç yıl sonra İspanya’nın CB Murcia takımıyla ivme kazanacaktı. Ve iki yıl sonra… NBA yolları… Kısa ve meşakkatli geçen takas döneminden sonra parkeleri arşınlayacaktı.
Her daim kadroda yerini garantilemiş, kendisini bir adım öne taşıyıp ilk beşte yerini alacaktı. NBA’deki ender Avrupalı olarak yüzünü aklayacaktı.

Üstelik bunları yaparken de 32 sayılık Utah Jazz maçını anımsatacaktı. Tarihler 2011 yılını gösterdiğinde ise Dragic, Houston Rockets formasıyla masaya oturmuştu bile. Zira, başarıları burada gerçek anlamda da kendini gösterecekti. Açılışını triple double ile yapan Goran, kısa bir molanın ardından eski takımıyla 30 milyon doları aşan anlaşmayı yapmıştı bile.

Tüm bunlar yaşanırken, kökenini asla unutmayarak, esas rakipleri Avrupa takımlarına diş geçirecekti. Şüphesiz alt yaş kategorilerinde altın madalyanın tadına varacak olsa da MVP seçileceği Avrupa şampiyonasını Dragic için ayrı önemi vardı.
Namağlup olarak karşısına çıktığı Sırbistan maçı eşi benzeri olmayan heyecanla büyüleyecekti.

Avrupa da hem hücumda hem savunmada bu denli iyi ve kaliteli bir kısa yetişmemişti. Özellikle savunmada sergilediği müthiş sezgileri sayesinde yenilgi yüzü görmeden şampiyon yapmak ayrı bir meziyet. İki milyon gibi küçük bir ülkeyi başarı basamaklarını tırmanmasında Dragic’in sesli düşünme seansı ile başlayacaktı. Büyük ihtimalle, şampiyonanın dört yılda bir düzenlenmesiyle bu seansları başka Dragic’lere devretmesi muhtemel!

22 Eylül 2017 Cuma

Biraz Kenara, Maç İzleyeceğiz

Canlı ve somut başarıların listeleri çıkana kadar kadın futbolunun “gerçek” olduğuna, hakikaten izlenebilir, erkek futbolu dışında da lezzet veren duvar pası, klas bir gol veya kurtarılan gollere inanmamıştı çoğu. Evet, vardı.
Bazı olayları yaşayana kadar hiç olmayacakmış gibi düşünürsünüz ya, Lieke Martens de futbolcu olarak kafamızda aynı etkideydi.

Bas bas bağıran erkek futbolcularla arasındaki çekişmenin ve hatta ince atışmalardan herkesin bir haber olduğu dönemde, gündem olacak mühim konularda yok değil. UEFA Şampiyonlar Ligi yılın oyuncuları açıklanırken, şüphesiz Ronaldo, Messi çekişmesi kulaktan kulağa dolaşırken, Ronaldo instagram da sergilenecekti bile. Mevzu bu değil.

Kadınlarda, sessiz ve mütevazi ödül töreni ve birkaç kelimeye sıkıştırılmış haber başlıkları… Artık kabul edilmesi gereken “gerçeklik”... Son zamanların güçlü adayları Pernille Harder ve Dzsenifer Marozsan’ı geride bırakmayı başaran Lieke Martens aynı derece de olmasa da Ronaldo etkisi bırakacaktı geceye.

Martens dendiğinde klasik bir Hollandalı edasıyla herkes Cruyff yakıştırması yapmaktan çekinmeyecekti. 


Almanya, İsveç, Brezilya ve sayılacak pek çok ülke, futboluyla gündemlerine parantez açıyorlar. Artık Hollanda’da! Kenetlenmiş milli takımın simgesi haline dönüşen kanat oyuncusu Martens; UEFA’nın yılın sporcusu kategorisinde güven verdi.
Düşünün, kadın futbolunun tartışmasız en iyi kanat oyuncuları Lucy Bronz ve Lieke Martens gelgitleri yapabiliyorsak bizim gibi seyirciler ve sporcuların özümsemesi sonucunda yılın kadın futbolcusu kararsızlığını yaşarız.

Yani kadınların “özgürlük” mücadelesi her yerde, her alanda ilham vermeye devam ediyor. Yeşil sahalarda da öyle. Lieke, ödülünü kaldırdığında fazlasıyla manidardı. Bazen bir fotoğraf çokca anlam yüklüdür, bazen de hiçbir şey ifade etmez. Kimi zaman bu iki uç arasında sıkışıp kalınır. Martens tam anlamıyla iki ucun simgesi niteliğinde.
Evet, kendi önlerinde kariyerli, örnek profil oluşturacak var olması teşvikleri arttırıyorlardı.

Kadın futboluna şimdilerde “biraz kenara, maç izleyeceğizi” çok yakıştırdık. Hem belki bir yerlerden tanıdık gelir. Son zamanlarda bir türlü bulunmayan sol ayak, Lieke Martens tarafından boşluğu dolduracaktı. Ardı arkası kesilmeden toplanan puanlar ve takım oyunu cabası…
Bunların hepsinde Martens’i keşfedebilir veya içinizdeki Lieke’yi bulabilirsiniz. Belki ekran başından izleyerek dahi. Pardon, biraz kenara, maç izleyeceğiz.

29 Ağustos 2017 Salı

Kelimeler İçinde Kayboldum

Biz onu, bisikletin şampiyonu, üstadı ilan etmiştik, o sonra hem ülkesinde hem de iki teker dünyasında bizlerle hemfikirdi. Ruhani yaşantısıyla baş edememişti ancak. Ve kendisine ölümü seçecekti. Avustralyalı bisikletçi, Stephen Wooldridge hiçbir zaman pes etmediği pedallarıyla mücadele etmeyi seçerken, hayatı en kısa ve kolay yolun peşinden gidecekti.

Yıllarca antrenörlüğü yapmış Sutton; “Steve, kesinlikle bir beyefendi ve çoğu kişinin rol modeliydi, ben bu durum karşısında sözcükler içinde kaybolmuş durumdayım.” Net bir şekilde açıklıyor. Stephen Wooldridge'ı… Avustralya basının “en iyi bisikletçileri” arasında ilan ettiği modern zaman idolüydü.
Olimpiyatların başkenti, Atina’da 2004’ü gördüğümüzde altın madalyasıyla hatırladığımız, daha sonra kabına sığmayıp, dünya şampiyonluğunun sınırlarını yeniden çizdi.

Üç yıl üst üste, totalde dört kez şampiyonluk kutlamalarına ülkesini çok uzaklardan çağırarak dahil etti. Sakin ve kendi şahsına münhasır tavrıyla dikkat çekerken, bir gün kendisini psikolojik bunalımın önüne bırakan bir adam. Bir insan. Boynunda çarmıh gibi taşıyamadığı hüznüyle düşündüren, üzen hatta bundan birkaç hafta önce binlercesini ağlatan… 


Mühendislik eğitimi almasına rağmen baskın olan yollar... Ve iznini isteyip iki teker ile sil baştan olacaktı.
Tam olarak adını da Atina’da duyuracaktı. Brett Lancaster, Peter Dawson, Luke Roberts gibi idolleriyle bir ekibin içinde bulacaktı kendini. Umut vaad eden Avustralyalılar yarışlara katılmadan hemen önce gelecek aşıladılar. Bilakis Wooldridge fiziki açıdan çoğuna göre çelimsizdi. O konumlara gelebilmek için çabaladı ve takımdaki yerini pekiştirmiş oldu. Yol başarısı öyle bir anda çıka gelmedi.

Gözlemledi, denedi ve yarıştı. Atina’daki performansları, diğer bisiklet turlarının da yüksek mertebeden işareti olacaktı. Böylece ilk madalyasının ve bunlara açılan kapıyı aralamış oldu. Ve daha sonrası…
Spordan emekliliğini isteyip mühendisliğe döndü. Bazense “yardım” amacıyla yapılan etkinliklerde, Avustralya bisiklet konfederasyonlarından aktif görevler üstlendi.

Adına yazılacak, müzelere taşınacak madalyalar, kelimeler içinde kaybolur. Tıpkı, Steve’in kaybolduğu gibi. Onun içini kemiren eksik parçayı bulamadı. Son verdi. Yapmak istediği her şeyi yaşamıştı. Geriye yaşanmadık bir ölüm kalmıştı. O da buldu onu… 

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Übermensch Zverev

Yeni nesil yıldızı parlayan sporcuların, çok büyük çıkmazı vardır. Bir önceki şampiyonun “veliahdı” olarak görüp, aradığı Zidane, Jordan veya Boris Becker buldu gibi benzetmeler, bazen can sıkıcı da olabiliyor. Bunda kesinlikle kendini beğenmişlik aramayın! Bazıları dışında… Almancılar, teniste epey süredir arayış içindeler. Futbolla bulandıkları anda çıkışı teniste bulacaklarından habersizce… Bir de seyir zevki. Bu hususta araya giriyor.

Malumunuz, seyircilerin, spor alanındaki terazileri biraz bozuktur. Ancak, yeni oyucular, zira parlayan isimler her şeyden önce umut verirler… Ne var ki gerçeklikten epey uzak başka kurallar da işler bu muhakeme boyunca. Raketi eline geçiren ve ATP düzeyinde kendini “diğerlerinin” arasından sıyıran isim/ler büyük ölçüde sportif kriterlerden değerlendirilir.
Bir istisna var ki teniste bunlardan uzak ara sıyrılır, hatayı asla affetmez, seyirci başarı/başarısızı anında süzgecinden geçirir.



O zaman perde aralansın. Son zamanın mütevazi yıldızı, Alexander Zverev, her ne kadar temelleri Rusya’ya dayansa da, tamamıyla Hamburglu olan Zverev yeni Federer yakıştırmasını kazandı bile.
İşin aslı bu ondan çok memnun. Kimin idolü değil ki Federer! Babasıyla benzer kariyeri takip etse de Zverev en son kazandığı Rogers Cup ile ayak sesini duyurdu.

Daha öze indiğimizde anneden, kardeşlere kadar yüzde yüz tenis ile yoğrulmuş durumdalar. Rogers Cup sonrası, teniste yeni bir devrin başladığını ilen edenler de var. Aceleci olmamak gerek. Finalde iflah olmaz Federer hayranlarının da aynı kanı da olduğu, çok rahat bir galibiyet aldığı Zverev.
O andan itibaren herkes orta payda da buluşmuştu bile. Huzurlu, dingin, naif kişiliği yanına genç yaşını alması puzzelı tamamlıyordu.

Ne demiştik acele yok! Gerçekte ne olduğuyla pek ilgilenmiyoruz. Müthiş bir oyun ve Federer’i saf dışı ettiyse muhakkak übermensch’tir Zverev.
Djokovic ve Murray seviyelerinde ve  çoğu kişiye göre daha yüksek bir oyuncu. Hızlanıp, kuvvetlenince şüphesiz ilk 20’yi zorlayacaktır. Backhand down the line vuruşuyla yüksek performans çizgisinde. Servisleri ise, Zverev’i bir adım öne taşıyor.

Alex’i şu aralar ortalıkta bangır bangır görünmekten imtina ediyor. Çünkü sporda dün veya yarın yok, bugün var. Ve bugün, ne izlenim, oyun bırakırsa var. Her an Zverev için çok büyük umutların günü.. Esasında Rogers Cup’tan sonra…. 

18 Ağustos 2017 Cuma

Guliyev’e Tanık Olmak

Olimpiyatlar üzerine yazmaktan korkar durumdayız. Bazen izlemek dahi acı veriyor. Ama bir iki kelam etmek, gerçekleri yüze vurmak ve artık mutlu olmak için harika bir zaman. 2017 Ağustos itibariyle artık yüzler gülüyordu. Bilakis bunun hemen önceki günlerinde gümüş madalya ile coşkunun doruklarındaydık. Şu an tüm dünyayı ve hatta tüm sporcuları sarmış doping skandallarından en çok nasibini alan şüphesiz Olimpiyatların kalesi olan ülke Rusya oldu.

Spor dünyası bu çıkmazla çalkalanırken, bunun yanı sıra “bağımsız” olarak nitelendirilen bir ekiple sporcular basamaklara çıktılar. En son olarak Londra’da yapılan Dünya Atletizm Şampiyonasında bolca sürprizler, vedalar, unutulmayacak fotoğraf kareleri ve madalyalar… Londra’da en çok konuşulan isim su götürmez bir gerçek ki Usain Bolt’tu. Her zamanki karakteri ile seyircilerin, tribünlerin baş tacı oldu.
Ve unutulmayan bir yarış ise, 4x100 bayrak yarışının son saniyelerinde sakatlanarak, yıllardır üzerinde olduğu zeminde son verdi



Bizim için daha önemli bir yarış vardı. İlk defa İstiklal Marşımızın Olimpiyatlarda okunmasıydı. Ramil Guliyev 200 metre de ciddi rakiplerini saliselik farkla sollayıp altın madalyanın sahibi olacaktı. Hepsi bir yana bu sevinç ve kutlamalar yaşanırken, Guliyev üzerinden yapılan devşirme tartışmaları hemen masaya oturtuldu.
Bir de bunlara ilave olarak Aslı Çakır, Gamze Bulut vb. isimlerden apayrı bir konumda mı olacak yoksa karanlık bir dünya bizi ve Ramil’i ne şekilde bekleyecek konuşmaları, taaaa Londra’ya kadar ulaşmış durumda.

Şimdi mi hepsini boşverin. Şimdilik! Çünkü zaten içi içinizi yiyecek. Dünya'nın en hızlı sprinterlerindan Ramil Guliyev Avrupa sahnesinde. Tüm devşirme cümlelerine, yazılanlarına karşın hem Azerbaycan hem de Türkiye bayrağı ile karşılık verdi. Daha da gözler önüne serdi esasında.

Guliyev bunların içinde en iyi örneklerden. Ancak atletizmi farklı yollara başvurarak zirveye, başarıya çıkmaya çalışan sporcu örneği çokça mevcut. Çoğu da yasa dışı olmayan bir yolla ülke değiştirerek kendilerine yeni bir hedef yaratma peşindeler. Buna şüphesiz, Zharnel Hughes Karayiplerden İngiltere vatandaşlığına geçerek cevapladı.

Devşirme tartışmaları artık bir yana koymamız gerekiyor. Asıl başarı o noktaya kadar gelip, şampiyon ve madalyalı almakta.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Sadece Bir Gol...

Tarih değil buradakini mühim kılan… Lakin vermesek de yarım kalır izahı. 1994 Amerika’da yapılan Dünya Kupasını çoğu noktanın buluşma arenası oldu. Zira, futbolun pek de “sevilmediği” düşünülen Amerika’da oynanıyor olması en başından eleştirinin hedefine oturacaktı.
Ancak kimsenin hayal edemediği 3 milyon 587 bin 538 kişiyi açıkçası kimse tahmin edemezdi. İşin daha da çarpıcı yanı bu sonu gelmeyen rakam tüm kupa tarihinin en fazla seyircili şampiyonasıydı.

Sanırım bu kadarını kimse beklemiyordu. Bir diğer sansasyonel haberin alameti farikası da Maradona'ydı. Şu efsanevi ve yıldızlar kategorisinde sığdıramadığımız Arjantinli Maradona’nın dopingli çıkması rekorlu seyircinin önüne geçmesini engelleyemedi.

Esasında keşke bunlarla sınırlı kalsaydı diyeceğimiz çok daha vahim bir olayla karşı karşıya kalacaktık ne yazık ki.


Futbol bu, goller atılır, bazen kurtarılır bazen dostluk fotoğrafını 24+1’e sığdırmaya özen gösteririz. Bazense ölüm bu kadar basitçesine gün yüzüne çıkar. Ne var ki futbolu spor kategorisinin baş kahramanı yapsak da politikayla kan bağı oluvermiştir.
Kolombiyalı futbolcu, Andres Escobar’ın takımı ABD’ye 2-1 yenildiğinde akla hayale sığmayacak cinayet ile son bulacaktı. 

Kendi kalesine gol atan Escobar, sadece turnuvadan da elenmesiyle bitmeyecekti. Fakat bu kadar klasik ve olağancasına yazılıp sonlanmadı. Kolombiya mafyasının bu maç için fazlasıyla yüksek meblağlar da bahis oynaması sonucunda gelişecekti, her şey!
Kendi kalesine atılan golü sindirememeleri bir yana “tonla” kaybedilen para futbolun, insanlığın o gece için sonunu getirecekti.

Escobar, şampiyonadan döndükten hemen sonra Kolombiya’da silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Şimdi, kaçımız bu olayı anımsayacak, herhangi trajik hikayeden biri deyip geçilecek.
Aslında spor, uyuşturucu, kaçakçılık; yani özetle suç dünyasının başlarından sayılacaktı... Escobar yine kendi ülkesinin kurbanı oldu. Tıpkı; Pablo Escobar gibi…Ülkesini etkileyen iki kişinin de benzer ölümlerle veda etmesi düşündürücü.

Daha enteresanı da sadece bir gol ve yitip giden koca bir hayal. Bu olayı çok daha derinden etkilenenler de yok değil! Jeff ve Micheal Zimbalist kardeşlerin ödüllü belgeseli, tam da şöyle girizgahla karşılıyor. “ Pablo Escobar ölmese, Andres Escobar da ölmeyecekti…”

3 Ağustos 2017 Perşembe

Kazanan Yok Aslında Kaybeden de!

Yolda olmak, vesselam tarifsiz… Zira, bu günlük yaşantınızdan daha ileriye taşımak yaşamınıza elbette ki yön verebilir.
Yol, bisikletin en prestijli yarışlarından. Bu işin içinde yok yok! Her şeyden önce selenin üzerinde dünyanın neresinde olursanız olun, bir bisikletliye rastlamak mümkün. Birileri işe gidiyor veya spora dahil olmanın tarifini bisikletiyle çiziyor olabilir. Ya da başkaları gibi velespitin üzerinde şiirler de yazıyor olabilirsiniz.


Bir Britanyalı Fransa Bisiklet Turu’nu kazandığında yer yerinden oynamamalıydı. Ama oldu. 50 yıl sonra ilk kez… Sadece bu mu? Yanılmak için pek çok rivayete sahibiz aslında. Bradley Wiggins 2012 yılında Paris-Nice etabını kazandığı çoğu spor medyasının birkaç saat sonraki haber başlıkları belirir gibiydi. Olimpiyat madalyalarını sığdıramadığı evini de unutmadan tabi…


Bu yazılanlar eminim ki hayatımızı değiştirmeyecek ancak virgül koymamız gerektiğini hatırlatacak. Türkiye koşullarını düşününce tüm bisiklet sporlarının hepsine açıkken neden hala bir isim parlatamadık soruları günbegün artıyor. Torkuspor’dan Ahmet Örken Uluslararası Bisiklet Federasyonunun (UCI) takviminde bulunan Tour of Qinghai’deki lider koltuğunda sesimize kulak verecekti.


Peki, biz neden spor medyasında birkaç saat sonra futboldaki transfer haberleri dışında bir şey göremedik… Burada üç noktaya bırakıyorum. Malumunuz devamını çok iyi biliyoruz. Ne yazık ki! Bir başka Büyük Britanyalı Chris Froome üst üste kazandığı büyük turlar ve karakteri ile popüler çoğu bisikletçiyi birinci viteste bıraktırıyor. Yani, biz bu ismi daha çok duyacağız mesajını kürsüye çıksın çıkmasın hatırlatıyor.


Warren Barguil ya da başka bir Fransız Romain Bardet ve son yıllarda Güney Amerikalı isimleri yaz yaz bitmek bilmeyen isimler bizleri çok alıştırdılar.
Zira, bu sporun kazananı yok aslında kaybedeni de! Her gelen bir sonrakine tadını çıkarması için imkan yaratıyor. Sadece bu anlatmak istedikleri.


Bazen teknolojiye de ihtiyaç duymak adrenalin dozu için aranılan tat. O zaman da nadide parçamız foto-finiş ile soluğu alıyoruz. Fizan’a kadar ulaşan bisiklet ve yol birlikteliği herkes için farklı anlamlar barındırsa da, bir kez izledin mi “epik”kelimesini kullanmaktan kaçınmayacaksınız.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Sekiz, Evet!

Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.”
-Paulo Coelho, Simyacı kitabından.

İnsanoğlu geçmişe daha romantik gözle baksalar da belki de 10-15 yıllık hayli geniş zamana yayılmış periyotta tenise bu denli hükmeden başka bir oyuncu hatırlamıyoruz. Başka isimlerle kendinizi allak bullak etmeyin.
Açık ara Federer kulaklarda çınlıyor. Sürekli harikulade performans sergileyen, kazandığı her “ace” sayısının hiçbir şekilde bozulmayan hareketleri ile kutlarken daima kazanan Roger Federer gibisine rastlamak mümkün değil!

Şimdi Djokovic ile Nadal’ı hakkını da sezara verin deseniz de geçmişten günümüze sil baştan yaptığınız da 19 Grand Slam ve en son kazanılan Wimbledon zaferinin toplamı “8’i” buluyor. Dile kolay! Ekselanslarını daha kusursuz yapan en önemli hareket “davranışları.” İnsanı her daim kalıcı kılan da…
Mükemmeliyetçiliği , daha epik olmayı ve talepkar olmak şiar ediniyor.


Sadece altı ay öncesine kadar, kortlara sakin bir giriş yapan FedEx, kimseyi inandıramamıştı. Ancak siz daha durun! Federer’in içinde yanan bu ateş onun daha önce verdiği Grand Slam, Masters’ların mücadele iksiriydi. Bu ateştendir ki en yüksek irtifalardan yere çakıldıktan sonra dahi kendini bırakmadı ve raketinin peşinden koşmaya devam etti . Ve bundan sonrası; onun mirası, karakteri müzesine envanter kaydı yapılmış kupalardan, şampiyonluklardan ve kesinlikle rekorlardan çok daha fazlası olacağı aşikar.


Pek tabi ki bir şeye tutkuyla bağlı olmanın anlamı gibi. Ya da üzülmenin, sevinmenin boyutlarını tartarak tepki vermesi. Bu yılın başında olduğu gibi, herkes Federer’ten bir beklenti içinde olmazken, kendine inanması mesela. Hayaller kurmaya devam etmek,inandığın yoldan kopmamak… en başta yazdığım gibi, Paulo Coelho’nun üstüne basa basa kaleme aldığı yazının adeta aksini yaşar gibi sanatını icra ediyor.

Wimbledon, bu yıl Avustralya Açığa benzer bir finalin senaryosunu yazarken, şaşırmaya açık olmanız gerektiğini belirtmemişti. Ve, evet “sekiz”oldu. Medya kuruluşları “Roger Federer” harflerine sekizi kondurmaktan alıkoymazken, Amerika Açığı iple çeker olduk.

Konfüçyüs’ün dediği gibi; “Sevdiğiniz işi yapın ve hayatınızın tek bir günü bile çalışmış olmazsınız.” 

18 Temmuz 2017 Salı

Herhangi Biri Değil; Mrs. Kath Cassidy

“Kim demokrasi dese, sırtımızda taşırdık. Onları taşımakla sabrımızı sabrımızı taşırdık. Ne aklımız vardı ki, olanı da şaşırdık… Ne sağcıyız ne solcu… Futbolcuyuz, futbolcu!” Aziz Nesin , Sporcu Milletiz Vesselam kitabında yeşil sahalardan epey uzakta, mürekkebi hiç kurumamış hissiyle karşılıyor olacak.
Futbol, damarlarımıza kadar öyle ince işlenmiş ki, az ötedeki güzellikleri görmekten yoksun olmuşuz.

En göz önündeki top toplayıcının sahadan gelen topla yapacağı top sektirmesinden sonra hiçbir şey olmamış gibi kenarda topları beklemesi gibi mesela… Ya da malzemecinin en az teknik direktörler gibi tırnaklarını yemesi mi? Belki de nizami şekilde topladığı havluların, takımı 1-0 öne geçmesiyle heyecanla konfeti şeklinde dağılması konumuzdan epey uzak. Ancak bağlantılı. Konumuz tamamıyla futbolla ilgili, bir o kadar “aile” olmakla…

Newcastle United’ın büyük emektarı asıl mevzu. O takımın her daim uzaktaki oyuncusu. Nam-ı diğer “Tea Lady” Kath Cassidy’den bir başkası olamazdı. 1963 yılından bu yana o meşhur İngiliz çayının bergamot kokusunu St. James Park’ta yayılmasını sağlayan gizemli bir kadın aynı zamanda.

Sevgili Cassidy 88 yaşında emekli olduğunda taraftar ve takımdaki her bir kişi gözyaşlarına engel olmayacaktı.


Ada'nın futbola günahkarca kucak açtığı günlerde, iyi olan mevzu bahis yok denecek kadar azdı. Newcastle’ın başına gelecek en iyi şeylerden biriydi, Mrs. Cassidy. Bir spora, futbola “kadınların güçsüz ve anlamaz gösteriyorsun diye sormanın nasıl mantığı olmadığını kanıtlıyor, Newcastle takımı.
Her şeyi görmek istediğimiz gibi görme işini futbola şarj etmek de büyük haksızlık olduğunu gözler önüne seriyor.

Kath Cassidy yaklaşık yarım yüzyıldır kulübe sadık bir şekilde desteğini esirgemeden gösterdi. Onu tanıyan, hatta takımdaki tüm oyuncular onu “harika bir kadın” olarak nitelendiriyor. Ne yazık ki ölüm haberi sarstı. Mart 2017’de 90 yaşında Newcastle United’ın efsanevi “Tea Lady’si” olarak ayrıldı. Hiçbir zaman herhangi biri olarak görülmedi. Takımın on numarası ya da teknik adamı ile aynı statüdeydi.

Kath Ada’da doğdu, Newcastle’lı oldu. Her defasında sahaya çıkmışcasına ışıl ışıl olur, gözleri dolardı. Keza, sevinçten. O adeta sahne alır gibi yeşil sahalardaydı. Ona olan minnet borcunu Newcastle takımı her zaman yaşatmaya devam edecek… Cassidy sıradan çay üreten bir kadından çok ötede. Teşekkürler Kath, teşekkürler Newcastle…

13 Temmuz 2017 Perşembe

Ben Demiyorum! Modern Futbol Bunları Dedirten!

Futbol sezonu neredeyse kapanmasıyla açılış yapması bir oluyor. O kadar yakın olmak istiyor ki aslında taraftarında arzuladığı esas konu buyken, her geçen gün futbol sezonu daha hızlı başlamak için kanımıza girmeyi başarıyor.
Avrupa kupalarında ön elemeler oynanmaya başladı bile. Normalde isimlerini dahi duymadığımız, pek de izlenmeyen liglerin takımları bu sayede göz önüne gelmiş oluyor.

Şampiyonlar Ligi’ne gitmek mesela, prestij meselesine dönmüşken, kulüpler kasaların dolmasının planlarını çiziyor. Ekonomi sürekli politik çıkarlar için kullanılmış, farkında olmadan sporla iç içe geçmiş bir bilim kıvamında. Modern futbolun oluşturduğu havuz da ekonominin ve bununla dolaylı bağlantılı olan politik çıkarların radarında.

Aslında bizler modern futbola giriş derken, bilerek ve isteyerek modern futbolu endüstrinin kurbanı mı yaptık! En bilindik örnekle başlamaya ne dersiniz?

Dünya futbolun beşiği İngiltere; aslında futbol endüstrisinin fişine çeken ülke bile desek karşı duran olmaz.
Arap ve Rus milyarderlerin yatırımlarıyla ivme kazandı. Son yıllarda Hintlileri de unutmasak iyi olacak. Yani Büyük Krallık yeşil sahaların en tatminkar futboluyken, aynı zamanda bir ekonomi havarisiydi. En son Everton takımının %49,9’luk hissesini satın alan İranlı Farhad Mashiri, Premier Lig’deki yabancı hissedarların sayısını arttıran kesimden oldu.


Mashiri esasında Everton ile bağı yok. Arsenal’in %14,65’lik hisselerinde de parmağı var. Yani, Mashiri sadece takımlara değil kendisine de doğru yatırım yapmış tanıdık simalardan. İngiltere pasaportu da bulunan ve yaklaşık 1,5 milyar dolarlık serveti bir kenara koyulmalı.
King Power takımı da bir önceki yıllar düşünüldüğünde oldukça yakın bir şirket olarak gelmesi mümkün. Leicester City’nin şampiyonluğunun ve finansmanı tam da Taylandlı King Power şirketi.

Son yıllarda Çinliler hem futbollarına hem de dışarıya yatırım yapmaktan çekinmeyen hissedarlardan. Manchester City’nin ayağa kalkmasını sağlayan sadece %13 payıyla Arapların yoluna set çektiler. Arap milyarder Şeyh Mahour yeniden yapılanmanın fişini çeken isim olacaktı. Vincent Kompany, Agüero, DeBruyne gibi isimleri takıma kazandırırken, en zengin kulüpleri arasına alacaktı. Ve kuşkusuz ilk akla gelen Chelsea…

Adeta şampiyonluklara ve lige ambargosuyla ses getirecekti. Rus Milyarder Roman Abramovic futbol dünyasının en zengin iş adamı olarak tanınmaktan onare duyuyor. Küçücük bir çocuğu hayali ya da ayağı alınan ilk top, etrafımızdaki büyülenmiş izleyiciler hepsi bir kenara…! İstatistikler, borsadaki hisse değerleri, reklamlar, forma satışları marka değeri artık bunları konuşmanın zamanı. Ben demiyorum! Modern futbol bunları dedirten!

7 Temmuz 2017 Cuma

En İnatçı; Adam Hansen

Ayakkabılarını giyerken epey zorlandı, biraz çekecek yardımı ile oldu bile. Ve istemeye istemeye işe koyulmuştu. Zira, istemediğimiz bir gerçekti. Sevmediğimiz bir işle bütün kıvama gelmek. Bu giriş cümlesinden emin olun ki fazlasıyla insan tanıyoruz. Kabul!
 Hatta, belki okurken, kabullenemediğimiz kendimizi görmüşüzdür. Pekala o zaman, kendi hayatınızı kim kurtarır? Anneniz? Babanız? Sevgiliniz? Bu yazı da; D) hiçbiri şıkkını işaretliyorum. 

Bir de hayatımızda bu iki işi bir arada götürebilenler vardır. Ve çoğunlukla gıpta edilir. Avustralyalı bisikletçi Adam Hansen, bunun için biçilmiş kaftan. Velhasıl, nevi şahsına münhasır olmaları bir yana yazılım mühendisliğine devam ederken, hobi olarak ürettiği bisiklet ayakkabılarını giyerek pedala basmak Hansen için “onur” işidir. 
Peki, bugüne kadar görmediğimiz ne vardı Adam Hansen’da? Kağıt üstünde hiçbir şey görünmesi sinir bozucu. Sadece bunlar yetmeyecekti. Adam, hemen hemen daha önce kimsenin yapmadığı şeyleri yapacaktı. 


Altı İtalya ve İspanya Turu, beş Fransa Turunu ard arda tamamlayabilen ender bisikletçilerden. Pekala bunları tüm pedalcılar yapıyor görünse de, buradaki maharet yarışları sonuna kadar bitirebilmek. İstatistiği kağıda döktüğümüz de 17 büyük turda yarışmış ve hepsini sonuna kadar bitirmiş bir isim var cümlenin sonunda.
Sonuçlar her zaman istediği gibi gitmedi. Çoğunlukla gitmedi. Ancak yılmayan pedal olarak kulaktan kulağa yayıldı. Zira Hansen, bilinenin dışında takım arkadaşına destek olmaktan çok bireysel alanda ilerlemeyi farz kılmış vaziyette.

Adam Hansen’in takımdakiler onun için rüzgara set çekenler olup, minimum düzeydeki rüzgarı arkasına alıp takım olmayı seçtiler. Evet, bezen onları su yetiştirmeye uzanan el, bazense tekerlek değişim sürecinde yol olduğunu görebilirsiniz.
 Sonuçta en inatçı bisikletçilerden. Adam Hansen söz konusu! Engin tecrübeleri ve ekibin lideri statüsünü olduğunu da her seferinde hatırlatıyor. Bir de Avrupa dışında, bisikletçi pek de çıkmıyor diyenlere yeni tartışma konusu.
Avustralyalıyı kaçış gruplarından sıyrıldıkça tartışma konusunun tezini çürütüyor. Şu sıralar kendi tasarladığı ayakkabılarıyla bisikletine ve aynı zamanda takımı Lotto Soudal’a hayat verme görevinde.

Bernardo Ruiz’in üst üste 12 büyük tura katılıp bitirme rekorunu, kendisini de egale edip, 16 ile geçecekti. 2015 Vuelta a Espana bunlara tanıklık ederken, onu en inatçı haliyle yeni rekora; şu sıralar hiç de ihtiyacı olmayan veya kaçış grubunda bir sonraki tura göz kırparak bulmak mümkün olacak!

30 Haziran 2017 Cuma

Vazgeçilmeyen Eldiven

Oynanan futbol, yıla adaylığını koyacak onbirler veya sessiz kalan kaleciler futboldan çok gelip giden futbolcular hep konuşulmaya mahkum bırakıldı.
En büyük yıldızların beklentileri karşılayamadığı, kazanılan hep bir puanın şampiyonluk yarışında tarifsiz olduğu, maçların hakemi aldatmak için tiyatrolanan hareketlerin gölgesinde kaldığı sezondan her daim dert yanmışızdır. Ne var ki bunların aksine, futbolun ve sessizliğin alamet-i farikası olan kalecilerin nedendir bilinmez o on birin içine alamayız.

Onların  tek görevi kaleyi korumaktır! Sanılanın aksine çok daha fazla fedakarlık ve zeka oyunu onların ki. Bundan tam 44 yıl önce Napoli'de oynanan İtalya-Türkiye maçında herkes gözlerini kalecilere dikmişlerdi. Kalesinde büyüyen, harikalar yaratan ve tüm gazetelerin göklerde gezdirdiği kaleciler.
Türkiye'nin kalesinde Sabri Dino, İtalya tarafında Dino Zoff ismi vardı. Bu iki kaleci arasında o kadar çok benzerlik vardı ki şaşırtıcı düzeydeydi. 



Doğum tarihleri 1942 yılını göstermesi tek başına yeterli olmayacaktı. Ayakkabı numaralarından boylarına ikisinin de kaleci olması bir yana, formalarını giydikleri takımlarının dahi siyah beyaz oluşu fazlasıyla ortak noktalarıydı. 
Bir yandan Juvenstus'un olmazsa olmaz oyuncusu Dino Zoff, öbür yandan Beşiktaş'ın vazgeçilmeyen eldiveniydi. Tarihler 13 Ocak 1973 yılını gösterdiğinde Napoli'de yanıyordu. Maç bittiğinde kazanan yoktu belki ama Avrupa bu iki kaleciden asla vazgeçmeyecekti. 

Dino Zoff, spor kariyerini sonlandırsa da, İtalya futbolu peşini bırakmayacaktı. Öncesinde peşi sıra izleyen İtalyan takımların, sonrasında İtalya Milli takımın teknik direktörlüğünü üstlenecekti. 
Aslında Zoff, hep futbolla yoğrulurken, Sabri Dino'nun yolu başka yöndeydi. Dino, tamamıyla futboldan bağımsız, tekstil sektörüne atılmış ancak işler ve ekonomi pek de iyiye gitmeyince iflas bayrağını çekmek zorunda kalmış. 
Keşke böyle kalsaydı... Çünkü tüm bunlar ağır gelince yaşamına son vermeyi çözüm olarak seçmiş Sabri Dino.

Sabah erkenden kalkmış, aracına binmiş ve aracını Boğaz köprüsünde el frenini çekmişti. Ve...
Size bir soru! Kale arkasında hiç maç izlediniz mi? İzleyenler iyi bilir; ceza sahasında çokça futbolcu vardır. Kaleyi gören futbolcu da şutunu çeker. 
Aslında o hengamede topu seçmek ne mümkün! Lakin sahada bir kişi "o" topu takip eder. Gole yaklaşan anda, bir el uzanır ve top ceza alanından uzaklaşır. Bu kurtarış, özetliyordur kalecinin mühimini.

23 Haziran 2017 Cuma

Paranın Kol Gezdiği Parkeler; NBA

Dünyada çok hoş şeyler de var. İnsanın gözünü döndürüp, NBA sosuna bulanmış oyuncular gibi. Hakikaten hoş şeyler yani. Ancak biz bunları ıskalayacak kadar talihsiz sayılırız. Ya da izleyici bakımından şanslı kesimiz belki de. Yinede ekran başında izlerken cebimiz paralarla dolmuyor. Hatta izlemek için hem uykumuzdan hemde cebimizden de oluyoruz.
Yani, İstanbul topraklarında Pasifik saatine göre yaşayan fazlasıyla Türk var.

Bu denli keyifle NBA maçlarını izlerken, oyuncuların bazen aldıkları devasa paralar, reklam ve sponsor anlaşmaları dışında, nasıl oluyor da oluyor diğer liglere göre hem kazanıp hem de denge sağlamaya çalışıyorlar.

Bu evrenselliğin kıyısında tutulmaya çalışılan “güç” dengesiyle nasıl masaya oturuluyor? NBA’in en merak edilen konularından draft ve maaş sistemi, tam da bu noktada devreye giriyor. Takımlarına kazandıracakları isimleri belirlemek adına karaladıkları onlarca kağıt var muhtemelen veya “apple” ın herhangi bir ürünü de olabilmesi cabası.


Nihai karar şampiyonun belirlendiği gece ile kesinleşiyor. Şampiyonluğun dışındaki takımlar tam olarak nerede peki? Daha önce benzeri görülmemiş kontratlar imzalanırken, sadece yıldız oyuncular değil, vasat belki benchten hiç ayrılmamış bir isim dahi yıllık 10-15 milyon dolarlık kontratlarla yıllarca kendini garanti altına alıyor.
Kadroya bile giremeyen ve değişen, basketbol değeri azalan Thiofey Mazgoz dört yıl içinde 64 milyonu garantilemişti.

NBA tarihinin en yüksek kontratı olarak bilinen Mike Conley’nin beş yıllık 153 milyon dolarlık bu düzeyde paraların kol gezdiği parkelerde, bu yazıyı okurken bile imzalanıyor olabilir.
Bu dengesizliği gidermek için salary-cap devreye girecek. Yani, takım ne kadar çok meblağda parası olursa olsun, NBA’in en iyi iki üç oyuncusunu bulundurmasına geçit vermiyor. Yani bir nevi Real Madrid – Barcelona takımlar gibi yıldızlar kulübüne dönüşmesine izin yok.

NBA’de mücadelenin ve sistemin çalışıyor olmasının sebeplerinden biri de draft’tır. NCAA’de (üniversite takımları) kendilerini ispatlayıp, NBA takımları tarafında draft yani az bilinen adıyla seçilmesidir.
Buradan yola çıkıldığında salary-cap iki işe yarıyor. Öncelikle minimum cap sınırlarını çiziyor. Bir sezonda en az maaş seviyesi ve diğeri ise her takımın ödeyebileceği maksimum ücreti belirliyor. Kısacası şehirlerin egemenliğine kayıtsız kalmıyor.


16 Haziran 2017 Cuma

Büyük Tenisçi Olacak, Belki de Çok Büyük

Artık bir konuda uzmanlaşmadan da kelimeler dökülüveriyor ağzımızdan. Son zamanlarda mesela, ekosistemin bozulması sonucunda herkes bilirkişi kesilmekten kaçınmadı. Mayıs- Haziran geldiğinde açması beklenen güneş, adeta ders verir nitelikte yüzünü saklıyor. Sizin yazınızı kışa çevirdik mesajı veren bulutlar, bu yıl Roland Garros’un haftalar öncesinden baş konularındandı hava durumu.

Hatırlayın! Son iki üç yıldır kasvetli yağmurlar Grand Slam maçlarını baltalamıştı. Her şey bir yana en büyük merak konusuydu. Geçen seneye oranla daha güneşli geçen Rolan Garros’un bu yıl çok farklı sürpriz olarak, 20 yaşındaki Jelena Ostapenko hiç kimsenin beklemediği bir isim olarak karşımızdaydı.

Ostapenko gerçekten de rakiplerinin yaşlarına ve tecrübelerine rağmen tenis oynuyor. Zira hızlı zeminlere çok uygun olduğunu kanıtlarcasınaydı. En çok güvendiği backhand’i ve winner’ları ileriye taşıyan özelliği. Bunlara tezatlık oluşturan basit hataları da bir o kadar çoktu.


Jelena tenise sadece beş yaşındayken başlamış bir çocukken, şimdilerde rakiplerinin arasında yine çocuksu ifadeyi koruyor.
İlk Grand Slam şampiyonluğunu toprak zeminde, Roland Garros’ta kazanmak… Aslında bunun ilk habercisi 2015’te Wimbledon kariyerindeki ana tabloya dahil olduğu ilk Grand Slam'di. Adım adım ilerlerken 42. sıradan Roland Garros’a katılma başarısı gösterdi. Ve bununla da yetinmedi.

Teknik açıdan halen daha pişmeye ihtiyacı olan Ostapenko, güç, dayanıklılık ve vazgeçmeme gibi kavramlarda başarılı olduğunu söylemek hiçte yanlış olmayacak. Tecrübesizlik yer yer baş gösterse de farklı olduğu da kesin.
Zira, bu yılki Roland Garros erkekler finalini düşünün. Nadal içinde başlamadan önce doğru insan yanlış zamanlama yakıştırmaları yapılıyordu. Yinede Federer’in var olduğu her noktada adından söz ettirmeyi başardı. Bilakis Roland Garros için toprak kortun efendisi benzetmeleri ile hakkını verdi.

Büyük tenisçi olacak, belki de çok büyük tenisçi cümlesini yaşına aldırmadan dünya bir numarasına zorluyor. Neden Ostapenko için olmasın!
Benzer özelliklere de sahipler. Harika işler çıkardığı maçın sonunda ne yoruldu, ne de hırsını kaybetti. Karşısındaki Simona Halep tecrübesi bir yana ikinci setle beraber sağdan sola sürükledi. Tenis izleyicisi bu tip oyuncuları çok sever. Yeri gelir sonuna kadar sömürürler. Hakkını da verirler.

9 Haziran 2017 Cuma

İnançlar, Uğurlar; Spor Bunun Neresinde?

Artık bir mağlubiyet var. Poulsen’de yenildi. Herkes gibi… Her şey ne güzel de anlatılıyordu. Bir başarı hikayesine ne “set” çekebilirdi ki! Anlatmak elbette önemliydi. Zira bunları yazabilmek de… Sunay Akın'ın bir futbolcuyu yazmasını bekleyebilir misiniz? Kesinlikle. Onun her zaman şaşırtan ve merak bıraktıran sonları ile beklenmeli. Yine öyle yaptı.


1977 yılında oynanan Trabzonspor maçından sadece bir andı. Sıradan değildi. Farklı kılan ise; Poulsen’in batıl inancı, oyuncak bebeği. Ne zaman kalesinde oyuncak bebeği asılı dursa maç kaybetmeyen Poulsen vardı, karşı rakipte. Oyuncak bebeğinin, kaleye duvar ördüğünü düşünen Poulsen, yere düştüğü an kehanet zinciri ağlarını da, takımını da saracağını çok iyi bilirdi.
Bebeğin kaleye düşmesiyle golü atmıştı Trabzonspor. Ve o andan sonra Poulsen için veda turnesi hüviyetine büründü.

İnançlarımız, hayatımızın çok büyük bir yerini kaplıyor. Son yıllarda iyice kendini gösteren batıl inançlar spordan da nasibini alacaktı. Kim bilebilirdi ki dünya bir numarası Serena Williams’ın yüzlerce çıktığı maça hep aynı çorapla çıkacağını…
Burada tek kusur o çorapla kaybettiği oyunun sonunda bir daha giymediğiydi. Lakin sahada ne kadar olağanüstü bir maç oynandığını, sıradışı bir frikik golünün ya da hiç olmayacak alley-oop sayısının arkasında ne denli inançlar, saplantılar veya diğer çılgınlıkların haddi hesabı olamaz.



Aslında sınırları zorlayan tutkudur. Sporu seven, bağlanan her kimse duygusaldır. Diri tutan da bu duygu ve tutku birleşiminden başka ne olabilirdi ki! Hep kazanmak veya kazanması istenir, bazen yapılan totemler bazense “uğur” dediklerine sarılırlar. İşte bu tapılacasına isimler, akıllara durgunluk veren batıl inançlar hiyerarşisine sürüklenirler. Ne var ki; bu inançlar saplantılı bir ruh haline de dönebiliyor.


Chelsea takımının dinamosu olarak nitelendirilen Frank Lampard’ın maça giderken hep aynı müziği ve aynı yolu kullandığını bir yere not ettikten sonra, Manchester United’ın unutulmaz oyuncularından Rio Ferdinand maça çıkmadan hemen önce uğur için yüzüğüne bir bardak su dökmesine anlam vermek epey zor. Daha zorları da var elbet.


Adrian Mutu’nun atletini ters giydiği gibi mesela. İşler hastalık boyutuna ulaştığında da durmasını bilmek gerek. Zimbabwe’nin Midlans Portland Cement takımının antrenörü, futbolcularının kötü ruhlardan arınması için, timsah dolu Zambezi Nehri’ne bıraktı.
Ne yazık ki “arındıkları” nehirden bir kişi eksiktiler artık. İnançlar, uğurlar, saplantılar… spor bunun neresinde kaldı?

2 Haziran 2017 Cuma

Vefa, Drogheda United

Futbolun, öncesi sonrası, sağımız solumuz bitmek tükenmeyen sabit yazılarla doluyor. Dergiler, gazeteler, televizyonlardaki o meşhur yorumcular stüdyolarda ağırlanacak, özel belgeseller çekilecek, internet siteleri istatistik yarışına girecek. Ve elbette “bilgiye” doyacağız. Bu sayılanlara, sanmayın ki tüm takımlar dahil olacak.

Şampiyonluk yarışındaki assolistlerin üzerinde flaşlar patlayacak… Lakin aksini sandığımız durumlar futbolun yanına tatlı gelecektir. Yani takımların güç sırasına  göre değil! Bu sıralamanın, listenin en büyük derdi şampiyonlukta değil… Bambaşka şeyler… Ada futbolu bu konuda her daim klasını konuşturanlardan. Zira bir takım bu sayılan tüm, teşbih-i beliğlerden sıyrılıyor.


1975 yılında kurulan Drogheda United. Kuruluş tarihi biraz yanıltsa da çok daha epik bir geçmişe sahip. Büyük açlık döneminde baskınlar ve hastalıkların yakasından bir türlü kurtulamayan Drogheda’daki liman bölgesi, fazlasıyla çaresizdi. Zira, Osmanlı Padişahı tarafından içi gıda dolu beş gemi ile yardımını esirgemedi. 


O dönemde yapılan “bonkörlük” asla unutulmamış gibi. Küçük bir teşekkür maksatlı, futbol takımların Drogheda United takımının renklerine ay yıldızı eklediler. Aslında sadece takımın sembolü değil, liman kentin sembolüne dönüşüverecekti. İrlanda Premier Lig’de forma terleten her bir oyuncu, belki durum psikolojisinden ötürü, Türk takımın oynadığı hissine kapılmanız mümkün. Bunu taçlandırdıkları 2007 yılıyla beraber ilk lig şampiyonluklarını kazandılar.

İrlanda Lig ve FAI kupası, Satonte Kupasını müzelerine götüreceklerdi. Hunky Dorsy Park Stadyumunda oynadıkları 2000 kişilik statta hemen hemen her maç doluyor. İrlanda'nın nüfusu için normal karşılansa da, ülkemizde on binlerce taraftarın dolacağı stadı yedek kulübesi dolduruyor.
Çok büyük hedefleri yok, Drogheda United’ın ancak her zaman saygınlığıyla var oluyor. Kazansalar da kaybetseler de büyük taşkınlıklar kopmayacak.

Söyleyecek çok bir şey yok, yıldızları, milyon dolarlık transfer ücretleri… Taraftar, futbol sevgisi, her şey onlarda… Bir de geçmişe duyulan vefa duygusu. Belki de her maçlarından önce de  bir hikaye anlatılacak. Şimdi en başta sorduğunuz soru; “Bir insan niye Drogheda United’ı izlemek ister?” Tüm bu anlatılanları bulabilirsiniz ya da daha önce o yardım gemisinde büyük büyük dedenizin de bu takım da izini bulabilirsiniz. Oynanan bu futbolun içinde çok başka şeyler var! 

30 Mayıs 2017 Salı

Maastricht Kelebeği Tek Başına

Takım arkadaşı her şey demektir. Zira, bir bisikletçi olsanız dahi! Düşünsenize, Vuelta a Espana turunda dağlarda bir başınasınız. Kaçıncı etapta olduğunuzun da bir önemi yok aslında. Tek kusur; iyi bir takıma sahip olamayan Tom Dumoulin destek görmeksizin tek başına takım olmasıydı. Peki bu nereye kadar devam edebilirdi ki!


Herkesin Tom Dumoulin’in hakkında bir fikri var. Yani en azından eskiden yoksa bile iki yol önceki İspanya Turu ile beraber oldu. Potansiyeli, hiçte sınır tanımayan ve daha fazlasını çok daha fazlasını yapabileceğini kanıtlayan Maastricht Kelebeği, Giro d’Italia Turu ile kendine yer buldu. İtalya turuna fazla ısınmıştı ki, yaşadığı sakatlık 2017 Giro’yu yarım bırakmak zorunda kalacaktı. Fakat, her anlatılan bir hikayenin mutfak kısmı vardır. Dumoulin’de gözü yükseklerde olanlarda. Hatta bir hayli yükseklerden…

Asıl hevesi tıp alanında kendini geliştirip, branş doktorluğu yapmaktı. Bunun için çok çalışacaktı. Ancak üniversiteler, bu bölüm için Tom Dumoulin’i yeterli görmedi. Hollanda, bisikletin ana vatanı olunca, yönünü tıptan, çok daha farklı alana çevirti. Amstel Gold Race yarışlarının yakınında büyüyen Hollandalı “neden olmasın” dedi. Şansını denemeye karar verdi.



2010 yılında Portekiz Grand Prix’inde etkilemek onun işiydi. Üstelik o yaşına kadar profesyonel anlamda yol tecrübesi olmamasına rağmen… Kazandı, devam etti. 1990 doğumlu olan Dumoulin farkını ortaya koymayı başarmıştı.
Öyle içinde Sagan gibi kameralara oynayan veya Cavendish gibi ön plana çıkma heveslisi de değil. Yaşının gereklerini, muhtemelen bisikletin yeni yıldızlarından…


İspanya Bisiklet Turu’nun başında kırmızı mayoyu sırtına geçiren Hollandalı takımı tarafından pek de destek göremeyince istedikleri zamanları alamadı. Fakat hiçte sorun değildi. 2016 yılına gelindiğinde Fransa Turu’nda ısınmaya başlamıştı. Ve de Giro… Pembe mayoyu üstüne geçirdiğinde istifini bozmadan, Olimpiyat Oyunlarıyla ikinci perdeyi açacaktı.


Rio’da altın madalayayı boynuna geçirirken, aklından geçenler şüphesiz 2017 yılı planlarıydı. Profesyonel kariyeri ilk yıllarını geçiren Tom Dumoulin diğer sporcular gibi kendini baskı altında hissetmiyordu. Omuzlarına yüklenmiş beklentiler de yoktu. Bu noktada istediği gibi hareket etmesine yol açmıştı. Bir yandan geleceğin yıldızı etiketi yapıştırılan Dumoulin diğer yandan doktorluk serüveninden buralara geldiğini anımsatıyor. Her ne kadar bisikletli de olsa o hep tek başına…

26 Mayıs 2017 Cuma

Ezberin Çok Dışında Bir Euroleague

Esasında, konuşulacak çok fazla satır başlıkları var ve en başı “Yugoslav” kökenli basketbol ülkeleri bize ne öğretebilir ki sorusuyla başlamak tabularımızı yıkacaktır. Son yıllarda bu ülkeler adlarını sıralamalarda duyuramasalar da, takımların içerisinde başrol oynuyorlar. Bunu kısa zaman içinde sıcağı sıcağına yaşadık!
Sırp oyuncular veya teknik adamlar fazlasıyla maça dokunan isimler. Pek ala bunun altında yatan en güçlü isim koç Obradovic’ten başkası olamaz.


Öbür yandan unutulmaz sonlara, zaferlerle anılan Olimpiakos…Son dört senedir zirveye tırmanan ama tutunamayan Fenerbahçe için tarih tekerrür mü edecek yoksa baştan mı yazılacak geçişiydi. Bir yandan konuşulan dedikodular, Spanoulis ile Obradovic arasındaki sessizlik tamamıyla finale odaklanmış Udoh… Size demiştim çok fazla satır başlıkları var!

Es geçilmeyecek bir diğer parantez 16.000 kişilik Sinan Erdem Salonunu dolduran taraftarlar… Sporcuların veya koçların hayatları münferit vaka olarak ele alınmış olsa da, esas istisnai olan buraya gelen taraftarın da öyküsü… Tüm inişleri ve çıkışlarıyla...


Fenerbahçe son üç yıldır, Final Four atmosferine ısınmışken her seferinde finalin kapısından döndü.  Geçen senede CSKA Moskova’yla yaşadığı çekişmeli final sonrası 21 Mayıs 2017 İstanbul finalinde “mutlu sona” ulaşacaktı. Zira, her şey favori olarak gösterilen Moskova ekibinin yenilmesiyle başlayacaktı.

Durumu lehine çevirme konusunda Euroleague’in en iyi takımı Olimpiakos, finalin favori takımına büründü. Ve bununla beraber, finalin adı yedi yıldır suskun iki yıldızın maçına dönüşecekti. Spanoulis mi Obradovic kıyaslamasının boy göstereceği gece de, biz sadece finale yakışır bir oyun izleyecektik.

Zeljko Obradovic’in en iyi yaptığı işlerden biri de rakibin sentezini son ana kadar sürdürüp, rahat ettikleri alanların dışına çıkarmak ve daha da ileriye taşıyıp güvende hissettikleri, “en iyi” yaptıkları hamleleri bir şekilde set çekip sığınacakları liman da tereddüde düşmeyi planları dahilinde.
 Basketbolun sadece kendi takımının oynayacağı oyun dışına itip, kendisi dışındakileri de rahat hissi verdirmemek!

Şampiyonluk nasıl mı geldi?
İşte cevap! Bu maddeler çokça sıralanır, ekstra ekstra çoğaltılır fakat 12+1 kişilik oyunun sırrı bu. Hatta malzemecisinin hatta kondisyonerin ve hatta yıl boyunca dinledikleri motivasyon müziklerinin dahi payı çok büyük. Ne yaptığı kadar nasıl yaptığı ile de iyi geri dönüşlerin takımı Fenerbahçe…
Obradovic bu sınırların çok dışında. Lakin kaldırılan dokuzuncu kupa, ezberin çok dışında bir oyun! 

19 Mayıs 2017 Cuma

İstanbul, Cilic’ten Yana

Son yıllardır, İstanbul Open başlamadan birkaç hafta önceden hava bozmaya başlar ve toprak kendini bahara hazırladığı güne kadar yağmur yağar. Turnuva başlarken ki manzara pazar sabahı mamurluğu gibidir. Bu sene öyle aman aman sporcuların geldiğini düşünmeseler de, ATP düzeyindeki tüm sporcular sürprizleri sever.
Dünya 6 ve 8 numaralarının olması bir Federer etkisi yaratmasa da dünya sıralamasının ilk onundan bahsediyoruz. Hani, başta kavak yelleri bu olsa gerek! Bir şeyler değişmeliydi. Olanlar oldu!

İstanbul Open final etabına gelene kadar su götürmez bir gerçek ki herkes Raonic/Cilic mücadelesini biliyordu. Fazla inanmıştık. Bu noktada sürprize yer yok.

Marin Cilic, final setine ilk toptan son topa kadar maçı istediğini belli etmişti. Ve bu arzu iki saat sonra kupayı kaldıran ellere bahşedecekti. Bu şampiyonluk ya da daha önceki kazandıkları, aslında kaybettikleri dahi için babası Zdenko Cilic’in gayreti ve hırsı sonucu çıktı denilebilir.


Oğullarının sporla iç içe olabilmeleri için varını ortaya koyacaktı. Zira, tüm şanslar da onlarlaydı. 1991 yılında Bosna Hersek’in Medjugorje kasabasında ilk kurulan tenis kortunu ilk kullananlar arasındaydı. Ondaki ateşi fark eden eski tenisçilerden Goran Ivoanisevic önderliğiyle San Remo’ya taşındı. Her şey tam olarak böyle başladı.

2000’lerin başları itibariyle gençler kategorisinde kendini ispatlamaya başlamıştı bile. Amerika Açık, Fransa Açık derken, çok tanıdık bir isim daha o yıllarda yenecekti. Büyük Krallığın altın çocuğu Andy Murray'i, passing shot’larıyla elemeyi bildi.

Totalde 2005 yıllına gelindiğinde 6 tek, 4 çiftler şampiyonluğuna erişmişti. Benzer profil 2009 yılına dek sürecek miydi? Amerika Açık’a pek fazla ısınmıştı Cilic!
Dördüncü tura gelindiğinde bir kez daha Andy Murray’e şans tanımayıp, çeyrek finalde del Potro’nun gazabıyla kendini silkeleyecekti. Yıl 2014’ü gösterdiğinde rüzgar hiçte tersine değildi!

İlk Grand Slam şampiyonluğu için tek yapması gereken yarı finalde Federer’i yenmesiydi ki, bu onun ekselanslarına karşı ilk galibiyeti olacaktı. Zaten finalde Kei Nishikori’yi yenmesinden çok, yarı finalde bir efsaneyi rahatlıkla yenmek tüm kapıları açacaktı.
Cilic; eline gelen tüm fırsatları itinayla eledi. Sonunda mı Amerika Açık’ın nasıl ondan yana olduğunu öğrendiğinden beri, İstanbul'u da arkasına alacaktı. İşin aslı seyircilere olan seyir zevkiydi. Bence öyleydi!

12 Mayıs 2017 Cuma

Feleğin Çemberi

Soğuk Savaş kelimesi söylendiği andan itibaren insana irrite hissi veren, son derece kasvetliyken, bu durum spora kadar yansımalarını sürdürecekti. 1970’li yıllar, Amerika’da pek de iç açıcı olmayan dönemlerdi. Başkan Richard Nixon; Watergate skandalıyla çalkalanması, petrol krizinin ipinin çekilmesi bir yana Vietnam Savaşı yenilgisiyle üst üste darbe alacaklardı.

Aslında 70’li dönemlerde bunun gibi çokça olaylar, işgaller ve imajlarına gölge düşürecek birçok olaylar silsilesi vuku bulacaktı. Peki, spor nasıl nemalandı?
Konu içeriği yine Soğuk Savaş'ın baş faktörlerinden Amerika ve Sovyetler Birliği olup, 1972 Münih Olimpiyatları yalnızca olimpiyatlar tarihinin değil, spor tarihinin en tartışmalı, en olaylı ve de en efsane kategorisindeki maçlarından biri…

Kara Eylül örgütünün, olimpiyat köyündeki, İsrailli sporcuları öldürmesiyle, olimpiyata kara leke sürülmüş, sekteye uğramıştı. Amerika Basketbol takımı, Münih Olimpiyatlarına kadar üst üste yedi kez altın madalyanın sahibi olmayı başarmışlardı, 1972’ye kadar!


Final maçında karşılaşan bu iki ülke, esasında “sporun” alameti farikasıydı. İşte bu kısım aradan onca yıllara rağmen, tartışması halen daha süren, bitmeyen “3” saniyenin…
Olimpiyatların ve de Soğuk Savaşın meşru maçı… Basketbolun “altından” yapılan son saniyeleri, her dönem her organizasyonda heyecanın dorukta yaşandığı anlardır. Tıpkı, Almanya’da olduğu gibi.

Herkes maç bitti derken, hakemler saniye tablosunu gösteriyordu. Bir de o yıllarda bu kamera sistemi olsaydı, teknik faullerin hadi hesabı okunmazdı.
O günün başrollerinden Alexander Belov son saniye basketini atarak, Amerikan rüyası, kabusa dönüşecekti. Hiç şüphesiz, Belov’un attığı son basket fazlasıyla itirazlara maruz kalacaktı.

Basketi oluşturan pozisyon/lar hafiften faul barındırıyor, inceden ayakların çizgiye deyip deymeyeceği tartışma konusu. Kesin olan, şu an için tek şey şampiyonluk Sovyetler Birliğinde olduğu!
Dünya’ya araç olarak gösterdikleri sporu aslında sadece gövde gösterilerinin silah ve üstünlük kurmanın yolları arasındadır. ABD, ikinci oldukları Münih Olimpiyatlarında madalya törenine çıkmamak için direndi. İtiraz etti. Lakin sonuç değişmedi.

Tescil edilen şampiyonluk, devleşen bir ülke vardı. Zira kazanılan ne olimpiyat şampiyonluğu ne de oyuncular olacaktı, Amerika basketbol hegomanyası kısa süreliğine de olsa tarihe gömülecekti. Aynı zamanda Münih’te aşılamayan parkelere feleğin çemberinden geçerek tadacaklardı.

5 Mayıs 2017 Cuma

Zadok The Priest’i Es Geçmeden

Bir gün bir müzik geldi ve bir anda Avrupa futbolu tarihe geçti. Büyük ihtimalle de, kitleleri harekete geçirecek bu denli kırılma noktası beklenmiyordu. Fakat oldu! Tony Britten, müziğin doyumsuz ülkesi İngiltere’den başlayacak, alev topunu durdurulamayacak şekilde ateşlemeye devam etti.
İşin ilginç yanı ise, Robocop yapımlarında, Godspell gibi bir çok kariyerine sığdırdığı işlerde dahi kimse Tony Britten’den bahsedecek durumda değildi.

1992 yılında, Britten tarafından büyüye kapılmıştı bile. UEFA Şampiyonlar Ligi marşı tüyleri diken diken eden hatta maç öncesi futbolcular dahil herkesi içine alan motivasyon kaynağı…
Peki, Tony Britten neden bu kadar sevildi? Herhalde bu soruya müziği bağrına basan herkesin, şüphesiz bir cevabı vardır. Zira, eserin asıl sahibi Alman operacı George Friederic Handel, bu cevabın altında yatıyor olacak.



1727 yılındaki Zadok the Priest’ten esinlenip biraz da Tony Britten’in hünerli ellerinden geçtikten sonra Şampiyonlar Ligi marşı haline gelecekti.
Aslına bakarsanız, Handel; bestelerken alt zemininde çok farklı düşünce vardı. Bu eserini bestelemeden önce Kraliyet ailesini düşünecek ve 2. George’un taç giyme töreni için özel tasarlayacaktı. Britten’da buradan yola çıkıp, tüm liglerin en iyi takımlarının seçildiği Şampiyonlar Ligi için tekrar kolları sıvayacaktı.


Her defasında tekrar tekrar dinlediğimizde, bizleri bulutlar üzerine çıkarıp, sanki hiç yenilmeyecekmişin sihirine bulayan Britten’ın müziğinin, belki de geçmişinde yatan krallıktan olabilir.

Almanya’da doğan, İtalya’da kendini geliştiren ve de İngiltere’de asıl çıkışını ve şöhretini yakalayan Handel, günümüze de habersizce etki etmişti.

Tek başına Tony Britten’a teşekkür etmek olmayacak. Azminden ve babasının sözünü dinlemeyip, evden kaçan Handel’e de ayrı şükranlarımızı sunmak gerek. Fakat ikisininde imza attığı, tarihin belki de ilk spor operası “ Zadok the Priest”zaman içinde harmanlanırken, bugüne türünün ikinci örneği olan Champion League müziği kalmıştı.


Tony Britten diğer tüm yaptığı işlerde, güzellikler yanında, sadece verdiği bir motivasyon ve ilhamla bile başyapıt olarak anılmaya hak eden bir müzik. Pek tabi ki Handel’in Zadok’unu es geçmeden…

28 Nisan 2017 Cuma

Eşikten Dönmek!

Hayatımız boyunca yaptığımız, yapacağımız şeylerin çoğunu mutlu olmak dışında yapıyor muyuz? Bunları düşünürken, ben hızlıca “sanırım” cevabınız verip, devam edeceğim. Es keza bunun sonucunda ise bir başlangıçtan daha fazlasına da sahip olamıyoruz. 
Mesela Bahman Golbarnezhad zorluklarla, aksiliklerle geçen hayatını da düzene oturttuğu sırada yıllardır olması gerekenden fazla yorduğu kalbine yenik düşecekti.

Belki de tam yaşamının yoluna girdiği, huzurun başlangıcında olduğunu düşünüyordu. Tam da o başlangıç, o huzurdan sonra her şeyin yolunda gideceğine inanıyordu. İnanması gerekirdi. Olmadı! Bahman Golbarnezhad, için her şey İran-Irak savaşı arasında çıkmaza sürüklendiğinde başlamıştı.
Savaşta mücadelesini sürdürürken, bastığı mayın sonucu sol bacağını kaybetti. Yılmadı, devam etti. Sanki bunlar hiç yaşanmamışcasına… Sürekli direniş ve savaş içinde, geçen hayatını, sporla keşfedecekti.

Bahman’ın ritmini sağlayan şey, tutunmaktı. Gazi olduktan üç yıl sonra, profesyonel spor kariyerine güreş ile başlasa da asıl meydan okumasını halterde yapacaktı. Bunu açıkça on iki altın, bir gümüş madalyayı ile taçlandırdı. Bu ritim; süregelen bir inancın parçasının ritmi gibidir.



Sonunda ne istediğini bilen, bazen bir anda şaşabilen ve de kesin başarılara bağlanmayan bu tutkularla yarattığı geri dönüşler…
Aslında sizlerin, benim veya başkalarının hayatlarındaki tutkular Bahman’ın başarılarında, somutlaşmıştır. Ve bunu da göstermekten ziyade, izlettirmek gibi bir yol seçer ki, Golbarnezhad’ın hakkında yazmamın istememin sağlayan noktalar bunlardır.


Güreş ve halterin yanı sıra, omzundan yaralanınca 2006 yılıyla beraber iki tekerin rüzgarına kapıldı. Esasında hiç de fena sayılmazdı. Eşikten döneceği zaman, eşini kanserden kaybetti. Daha önce yaşadığı dejavuya yine yılmadan devam etti. Belki yoruldu ama bırakmadı.
Önce 2011 yılında Londra’daki Paralimpik Oyunların da, İran'ı temsil etmiş ve sonrasında 2016 Rio Olimpiyatları yarışı sırasında geçirdiği kaza sonucu yaşamını yitirmişti.


Bahman Golbarnezhad örnek bir adamdı. Sadece onunla ilgili söylenenler, yazılanlar değil herhangi bir yarışından, başarılarından ve iradesinden bunu sezebilirsiniz. Hepimiz şöyle bir dünyada hatalar yapan, sürüklenen ve tam olan bir şeye ayak uydurmayan bir sisteme, tutunan bir adamdı. Ta ki eşikten dönene kadar!

25 Nisan 2017 Salı

Homeless World Cup

Fazlasıyla yükselen sesler, Sao Paulo’nun bunaltıcı havasında kaosa dönüşmüştü. Her sesin ortak noktası, Corinthions Stadyumunda buluşuyordu. İşin aslı dertlerini dile getirmenin tek yolunun eylemden geçeceğindendi. Peki çözüm oldu mu? Kimdi bu insanlar ya da tepkileri kimeydi? Şaşırabilirsiniz!
2003 yılından beri düzenlenen ve de dünya geneline yayılmış,evsizlere, yoksullara dikkat çekmeyi hedefleyen Evsizler Dünya Kupası 2010 yılında Rio’da düzenlenecek organizasyon için tepkilerini dışa vurmuşlardı.
Çünkü; ölçüsüz harcamalar, sağlık, eğitim ve de ulaşım gibi önemli noktalara yatırım yapılacağına, ucu bucağı olmayan “futbola” yatırım yapılması ironik!

Hem yoksulluğa ve evsizlere dikkat çekilip hem de hunharca harcanan para/lar, Evsizler Dünya Kupasına katılacak olan kişilerin hak savunuculuğuna soyundu. Ne denli başarılı oldu, tartışılır! Lakin protestolar da “Evsiz İşçiler Hareketi” öncü bir rol oynadı. Her şey de tam olarak böyle başlamıştı.



Sokakta yaşayanlar bir araya gelip, The Big Issue Scotland kurucuları ve Avusturya’da basılan sokak gazetesi (Megaphon) editörlerinden bu fikri benimseyip, bir buçuk yıl sonra resmiyete döktüler. İlk organizasyon Graz’da (Avusturya) düzenlendi.
Tepkilerin aksine 20.000'e yakın seyirci alkış tuttu, bazende nefeslerini. Yaklaşık 100’e yakın maç yapıldı ve sonunda ilk şampiyon ülke Avusturya olacaktı.


Bu organizasyon sonucunda 50’ye yakın kişinin artık sabit bir iş olacak şekilde geri dönmesiydi. Bir sonraki yıl Göteborg’da düzenlenen İkinci Kupa ise; İtalyanların hezimetiyle fair-play ruhunu oluşturdu. 2005 yılı itibariyle katılanların %70’inden daha fazlasının hayatlarının dönüm noktası olmuş, ciddi değişiklikler, iş imkanları, azımsanmayacak türden üniversite başarı oranları yükselen grafikteydi.
Bunların hepsinin yanı sıra, uyuşturucu, alkol ve madde bağımlılığı olan evsizlerin yanıt vermeleriydi.


Theodere Roosevelt’in manidar bir sözü kuruluş amacın tüm çıplaklığıyla anlatıyor. “Nerede olursanız olun, elinizdekilerle yapabileceğinizi yapın” Kendi ülkenizde düzenlendiğin de veya mutlaka bir yerlerde denk geldiğinizde günler öncesinden plana veya paraya ihtiyacınız olmayacak.
Girişler ücretsiz ve sınırı yok. Milyon dolarlar kazanan futbolcu yok, şayet belki de onlardan çok daha yetenekli bir isim var! Yani duyduk duymayın demeyin: “ey futbolla yatıp futbolla kalkanlar”

Bir göz atın derim: 
https://www.homelessworldcup.org/tournament/oslo-2017/

21 Nisan 2017 Cuma

Harekete Geç!

Eskiden maça gitmenin en güzel yanlarından biri de muhakkak maç öncesi stadı saran köfte kokusuydu. Bu kimi zaman maç sonrası gelenekselleşen bir seremoniye de dönüşebiliyor.Ancak artık futbolla beraber dönüşüme uğrayan ve hatta zarar gören bu tezgahlar yerini modern kahve bardaklarına bıraktı. Bunlar bir yerden tanıdık gelecek.

Eskinin ruhunu sadece çevresiyle kaybetmeyecek, statlar bundan en çok nasibini alanlar olacaktı. “Akıllı, modern, teknolojik” stat sıfatlarına sığınsalar da “ruhunu” eskide bırakmış olanlar vardı. Daha objektif olmak gerekirse son iki yıl içerisinde veya bu süreyi beş yıla kadar arttırırsak, gerçekten Süper Lig (Türkiye) maçı izlediniz mi? Fazla acımasızca olduğu kabul, lakin rotasını diğer liglere çevirenlere de haksızlık etmeyelim.
Mesela bir alt lig olan PTT 1. Ligi; bu yıl ne derece heyecanlı ve keyif veren bir lig olduğunu konuşabiliriz. Keyif kelimesi futbolun altında ezilse de hakkını verelim!


Ne var ki Yeni Malatyaspor, PTT 1. Liginde adeta bu eksikliği gidermek üzere birincilik koltuğunu sahiplendi. Açıkçası Süper Ligi garantilemesine birkaç maç kaldı.Yeni Malatyaspor 30 yıllık kariyerine oldukça fazla inişler çıkışlar sığdırsa da, asıl çıkışı için epey bekleyecekti. Son dört yıl içerisinde bulundukları tüm liglerden birinci olarak bir üst ligde yarışmayı son derece tadını çıkararak kazanacaklardı.
Üstelik çok sağlam taraftar desteği de, 13000 kişilik stadyumun dolmasıyla vücut bulacaktı. Aslında Yeni Malatyaspor ”genç” kurulmuş bir takım dersek hiç de yanlış olmaz. 1986 yılında kurulan kulüp, ard arda iki sezon içinde amatör ligden 2. Lige yükselerek kanıtlamış durumda. Arada bazı noktalarda evrilerek, yeni sponsor anlaşmalarıyla beraber, Yeni Malatyaspor olarak çim sahada.

Bu yazı yazıldığında Yeni Malatyaspor, Ümraniyespor da ender görülen mağlubiyetlerden birini aldı. Dün ise, yeni galibiyetini veyahut şampiyonluk kutlamaları için bir ön hazırlık niteliği taşıyabilir. Tabi Yeni Malatyaspor hala Malatyaspor mu siz karar verin!

Arşivlerinden sakladıkları futbolu, enerjiyi, çoşkuyu ve derinliği şayet Süper Lige çıktıklarında da yansıtmaları en büyük temenniler… Yalnız Süper Ligin huyu suyu hürmetinden tüm heyecanıyla başlayan takımları, kendi düzenlerine benzettiklerinden korkar durumdayız. Zira Yeni Malatyaspor, 1986 yılından beri bir nevi rüzgara karşı mücadelesini sürdürdüğü için diğer takımlarında harekete geçirecektir. Öyle olmalı!